18 Kasım 2017 Cumartesi

Medeniyetler ve Şehirler Kitap Özeti ve İncelemesi

Medeniyetler ve Şehirler
Ahmet Davutoğlu, Küre Yayınları,Haziran 2016,272 sayfa,ISBN 978-605-912-538-3
Emre DİNÇ

            Davutoğlu kitabı üç bölüme ayırmış, ilk bölümde kendi anlatımıyla medeniyetler ve şehirlerle ilgili teorik tahlillere girmeden önce mekan ve tarih idrakini derinden etkileyen şehirlerle tanışıp onlara nüfuz etmesi ve onların üzerinden medeniyetleri ve bütüncül insani birikimi anlama çabasıyla ilgili tecrübelerini okuyucularıyla paylaşmanın esere özel bir anlam katacağına inandığını belirtmiştir. Kısa kısa değinirsek, çoçukluğunda iki şehrin rahle-i tedrisinde irfan, hikmet ve tarih dersi tahsil ettiğini söylemiştir. Konya ona medeniyetin dinginliğini, İstanbul ahengini öğretmiştir. Mekke-Medine, Kudüs ve İstanbul benzerliğini bu şehirlerin bir yönüyle tarihe diğer yönüyle metafizik aleme; bir yönüyle dünyaya diğer yönüyle cennete ait olduğu şeklinde ifade etmiştir.  Londra’da İstanbul aksine, organik bir çeşitliliğin değil, mekanik bir düzenin labirentlerinde dolaştığını hissetmiş, kadim bir şehre sahip olmak ile onu korumak arasındaki farkı da burada keşfetmiştir. New York onda geometrik bir babil etkisi yaratırken, Kudüs sokakları New York sokaklarının aksine onunla konuşuyorlar gibiydi. Delhi onda Akdeniz ve Avrupa merkezli bir tarih idrakinin insanlık birikimini bir bütün olarak kavramada ne kadar yetersiz kalabileceğini ilk kez en çarpıcı bir şekilde görmesini sağlarken,Kahire başlı başına bir medeniyetler arası etkileşim dersi olmuştur. Hong Kong ve Pekin ise kadim Çin medeniyetinin kapitalist ve sosyalist sosyoekonomik yapılar süzgecinden geçmiş iki farklı yansıması gibiydi. Amman’da kutsal kitaplarda bahsedilen helak olan şehirlerin topoğrafyaya en çarpıcı yansımalarını görmüştü. Kuala Lumpur’un ona sonduğu en büyük ikram, normal şartlarda çok farklı ülkelerde ve coğrafyalarda uzun süre kalarak müşahade edebileceği Malay-İslam, Mandarin-Çin ve Tamil Hint kültürlerini yan yana mahallelerde içerden yaşama imkanını bulmasıydı.
            Özetle Davutoğlu ilk bölümde  şehirleri ve şehirlerin onda uyandırdığı intibayı anlatmaktadır. ‘’Şehir Tarihi Yazımı ve Osmanlı Şehri ‘’ adlı ikinci bölümde ise ilk olarak Weber üzerinden bir metodolojik kritik yapmakta ve özne-nesne probleminden bahsetmektedir. Davutoğlu’na göre Şehir sosyolojisi ve tarihinin kurucu babalarından kabul edilen Weber’in şehir tarihi üzerine yazdığı eserlerde özne-nesne problematiğini açık bir biçimde görmek mümkündür. Weber’in Batı benzersizliğini ortaya koyma projesinin bir parçası olarak kaleme aldığı The City isimli çalışması şehir tarihi yazımının temel referans kaynağı haline gelmiştir. Ona göre, insalık tarihi içerisinde Batı insanı nasıl özne konumda ise, aynı şekilde şehirlerin tarihinde de ‘’ Batı şehri’’ özne konumundadır. Öte yandan, ilerlemeci tarih anlayışından kaynaklanan zaman idraki problemi,dünya tarih yazımı ve şehir tarihi çalışmalarında ortaya çıkan ikinci önemli metodolojik sorundur.Bu yeni tarih anlayışı tek-özneli, tek-merkezli bir akışı sadece evrensel bir gerçeklik değil, aynı zamanda mutlak bir hakikat olarak da benimsemiştir. Weber’in şehir sosyolojisinde modern toplumun ortaya çıkışının şehirleşme olgusuyla birlikte ele alınması, şehir tarihi yazımında zaman idraki problemini gündeme getirir. Weber’e göre kendisi modern bir olgu olan şehir, Batı’ya has bir tarihi sürecin ürünüdür ve tarih boyunca en gelişmiş ve ileri toplum modeli olan modern toplumun da merkezinde yer alır.
            Üçüncü metodolojik problem ise ‘’ mukayeseli yöntem sorunu ‘’ dünya tarihi yazımı olduğu kadar şehirlerin tarihine bakışı da etkilemiştir. Değişik zaman dilimleri arasındaki mukayeseler bir toplumdaki değişim sürecini anlamlandırmak açısından, eş zamanlı toplumlar ve medeniyetler arası mukayeseler bu medeniyetlerin genel insanlık tarihine yaptıkları katkıları ortaya koyabilmek açısından büyük önem taşımaktadır. Burada yapılan temel hata, yatay ve dikey mukayeselerin gelişigüzel kullanımıyla bir toplumda yaşanan belli bir vetireyi evrensel kılıp diğer toplumdaki bir tarihi olguyla irtibatlandırma yanlışlığıdır. Weber’in tarih ve coğrafyadan kopuk şehir analizleri, metodoloji probleminin yanı sıra somut bilgi sorununu da beraberinde getirmektedir. Weber’in son derece sofistike analizlerinin hakkını teslim etmek ve zihnimizin bir köşesinde tutmak kaydıyla, İslam özelinde düşünüldüğünde tüm İslam şehirlerini tek bir paradigma etrafında ele almak ve bunun ötesinde İslam coğrafyasını Arap coğrafyısına indirgemek bilgi eksikliğinin ürünü olarak da değerlendirilmelidir. İslam’ın Arap kabile bağlarıyla başa çıkamadığını, dolayısıyıla şehirli bir toplum yaratamadığını iddia etmek, İslam’ı tek bir etnisite, tek bir dönem ya da tek bir kültürle özdeşleştiren bir yanılsamanın ürünüdür. İlk dönem Arap tarihi açısından düşünüldüğünde bile geçerliliği tartışmalı olan bu yaklaşım, klan ve kabile bağlarını aşan çok daha karmaşık unsurlar barındıran Osmanlı şehirleri için bir analiz temeli olarak alınamaz. Öte yandan bu yaklaşım, genellemeci teorileri bozan Osmanlı tecrübesinin dolaylı olarak tarih dışına nasıl itilmeye çalışıldığının da bir göstergesidir.
            Bölümün ikinci kısmında Davutoğlu Şehir tarih yazımında Osmanlı şehirlerini değerlendirmektedir. Gerek dünya tarik yazımında gerekse Osmanlı bakiyesi toplumların ulusal tarih yazımlarında Osmanlı’nın ele alınışındaki metodolojik açmazlar, Osmanlı şehir tarihi çalışmalarına da yansımıştır. Daha önce bahsettiğimiz Weber’in de dahil olduğu Oryantalist tarih anlayışı ve bundan beslenen ilerlemeci, Avrupa merkezci ve özellikle ulusçu tarih yazımlarında ‘’ baskıcı idare’’ olarak görülen Osmanlı dönemi hakimiyeti altındaki şehirler açısından da adeta çöküş’ü simgelemekteydi. Mimari, ekonomik faaliyetler, nüfus yoğunluğu, demografik kompozisyon, ulaşım ve kamu hizmetleri gibi şehirleşme kriterleri açısından bakıldığında Osmanlı şehirleri geri kalmış bölgeler olarak görülmekte, hatta incelemeye dahi değer bulunamamaktaydı.
 Fakat başta Osmanlı şehirleri olmak üzere kadim Doğu şehirlerinin son derece dinamik ve sofistike bir şehir hayatına sahip olduğu açıktır. Osmanlı şehirlerinin şehir tarihi çalışmalarında hak ettiği yeri aldığını söylemek hala güçtür. Osmanlı şehirleriyle ilgili olarak en fazla dikkat çekilmesi gereken husus şehirlerin etnik ve dini kompozisyon açısından gösterdikleri zenginlik ve çeşitliliktir. İstanbul’dan Bağdat’a, Şam’dan Saraybosna’ya hiçbir Osmanlı şehrinde tek dinli ya da tek etnisiteli homojen nüfuslar görmek mümkün değildi. Aksine kadim geleneklerin son sentez edici mekanları olan Osmanlı şehirleri, dönemin Avrupa şehirleriyle kıyas dahi edilemeyecek ölçüde çok dinli ve kültürlüydü.
Buradan sonra kitabın en önemli kısmı olan 3. Bölüm ‘e(Tarihin Öznesi olarak Şehir: Medeniyetler Tarihi ve Eksen Şehirler) geçilmektedir. Davutoğlu şehirler ve medeniyetler tarihinde oynadıkları rol açısından yedi farklı başlıkta şehirleri ele almaktadır. İlk olarak bahsi geçen konu ‘’Bir medeniyete Öncü/Kurucu Şehirler’’ dir. Daha da açarsak medeniyete öncü kurucu şehirler bir medeniyet teşekkül etmeden, o medeniyete önclük etmiş ve o medeniyetin tarihi akışını belirlemiş şehirlerdir. Bu şehirler tarihsel olarak ait oldukları medeniyetin yükselişinden önce vücut bulurlar ve müstakbel şehirler ve sosyal düzenler için model oluştururlar. Davutoğlu burada örnek olarak Pataliputra, Atina, Roma ve Medine’yi göstermiştir. Örnek olarak Hz Muhammed’in Yesrib’den Medine’ye bizzat dönüştürdüğü Medine, yeni bir dünya görüşü ve siyasi düzenin mekansal çekirdeği olmuştur. Örneğin Hz. Peygamber (sav) şehrin Pazar yapısını ve ilkelerini kendisi belirlemiştir. Medine modeli, dünyanın dört bir yanından ince farklı devletler, halklar ve kültürler tarafından taklit ve tekrar edilmiştir.  Medine insanlardan müteşekkil, insanların içinde yaşadığı ve şekillendirdiği bir mekandır. Ama başlı başına bir Medine’ye sahip olmak, İslam medeniyetinin hemen hemen bütün tarihini şekillendiren en önemli farklılıklardan birini oluşturmuştur. Başka hiçbir din, peygamberi henüz hayatta iken bir Medine’ye kavuşamamıştır.İslam medeniyetinin bu özgün farklılığı, daha medeniyetin oluşum aşamasında metafizik ile toplumsal düzen arasında mekan üzerinden bir zihniyet bütünlüğü kurulmasını mümkün kılmıştır. Böylece Medine sadece bir şehir olmakla kalmamış, daha sonraki nesillerce başka mekanlar için de geçerli olacak metafizik-tarih, inanç düzen, zihniyet hayat buluşmasının ilk modeli olarak algılanmıştır. Bunun içindir ki, daha sonra kurumsallaşacak olan İslam hukuk ekollerinin önemli bir kısmı Medine örfünü bir hukuk kaynağı olarak almışlardır.Arap yarımadasında şehirlerden bir şehir olan Yesrib’in İslam medeniyetinin kurucu şehri Medine’ye dönüşmesi, bu şehrin kolektif bir ünite olarak özneleşmesi sonucunu doğurmuştur. Bundan sonra İslam medeniyet havzası içinde doğan ya da dönüştürülen şehirler Medine modelini, yeni ancak diğer medeniyetlerin izlerini de taşıyan daha sofistike formlar içinde tekrar üretmişlerdir. Atina ise medeniyetler ve şehir tarihi açısından çok özel ve önemli bir tarihi rol üstlenmiştir  ve Yunan medeniyetinin oluşumu ve gelişim seyri açısından olduğu kadar Batı medeniyetinin oluşumu ve gelişim seyri açısından da merkezi bir konumda olmuştur. Atina’nın diğer şehir devletleri üzerindeki üstünlüğü yalnızca siyasi anlamda ortaya çıkmamış, aynı zamanda Yunan felsefesi ve sanatının merkezi olması dolayısıyla da Yunan medeniyetinin öncü/kurucu şehri olma vasfını üzerinde taşımıştır.
İkinci kısım ise bir medeniyet tarafından kurulan şehirlerdir. Bu şehirler, bir medeniyet ana unsurlarıyla tarih sahnesine çıktıktan, belli bir kemale eriştikten sonra siyasi iradeyle kurulan şehirlerdir. Bu türün tipik örneği Bağdat’tır. Bağdat kurulduğu zaman İslam medeniyeti teşekkül devrini tamamlamıştı. Başka bir deyişle,Bağdat’ı kuran bir zihin ve o zihnin ürettiği bir şehir hayatı tecrübesi vardı. Avvasi Halifesi Harun Reşid, o zihin etrafında Bağdat’ı döneminin en önemli ilim ve kültür merkezi haline getirdi. Bağdat, döneminin en iyi rasathanelerine, medreselerine ve kütüphanesine sahipti. Sadece bir filozof değil, aynı zamanda bestekar, müzik kuramcısı, mantıkçı ve gökbilimci olan Farabi Bağdat’ta yirmi sene kaldı. İdeal şehrin ve siyasal düzen idealinin en çarpıcı klasiğini, yani Medinetü’l-fazılayı yazdı. Büyük tercüme hareketi bu şehirde yaşandı. Antik Yunan felsefensin eserleri İslam medeniyetinin birikimiyle bu şehirde yeniden yorumlandı. Moğol istilasının getirdiği büyük yıkıma rağmen efsanevi bir şehir olarak kimliğini korumaya devam etti.
Yine Batı medeniyeti içinden örnek verecek olursak Paris,Londra, Berlin, Amsterdam, Moskova ve New York gibi şehirler bu tanımın içine dahil olur. Ait olunan medeniyetin temel parametrelerinin oluşması sonrasında kurulan ve medeniyetin gelişim seyri içinde yeniden şekillenen bu şehirlerin ortak bazı özellikleri şöyledir. Birincisi, bu şehirlerin gelişim süreçlerinde tarihi süreklilik ve meşruiyet algısı, gerek felsefi öz gerekse mimari form düzleminde başta Roma olmak üzere antik şehirlere yapılan atıflar üzerinden sağlanmıştır. İkincisi, bu şehirler aynı zamanda Batı medeniyetinin Ortaçağ-modernite- küreselleşme çizgilerini kendi bünyelerinde barındırırlar. Üçüncüsü bu şehirlerin yükselişi başkentlik yaptıkları ülkelerin politik güç merkezi olarak yükselişine paralel seyretmiştir. Örneğin Amsterdam, Hollanda’nın İspanya’ya karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesi sonrasında bir deniz gücü olarak yükseldiği dönemde, bütün Avrupa’nın liman şehrine dönüşmüş ve başta St. Petersburg ve New York olmak üzere diğer şehirlere ilham kaynağı olmuştur. Paris Fransız devrimi sonrasında, özellikle de Napolyon döneminde, yükselen yeni değerlerin sembol şehri olmuş, Londra Sanayi Devrimi sonrasında ‘’ üzerinde güneş batmayan’’  Britanya İmparatorluğu döneminde neredeyse bir asır dünyanın en büyük şehri niteliğini kazanmıştır. Dördüncüsü bu şehirler daha önce incelediğimiz Doğu’daki benzerleri gibi yükselen bir gücü elinde bulunduran ve temsil eden bir siyasi irade tarafından kurulmuşlardır. Örneğin St. Petersburg gerek tasarımı gerek inşa düzeinde Büyük Petro’nun mührünü taşır. Beşinci olarak Avrupa tarihinin Reformasyon’dan Aydınlanma’ya, Fransız Devrimi’nden modern milliyetçiliklere doğru geçirdiği siyasi ve düşünsel dönüşümler şehirlerin birbirini açık bir şekilde etkilemeleriyle paralel bir şekilde yaşanmıştır. İtalyan şehir-devletlerinin Rönesans, dolayısıyla tüm Avrupa şehirleri üzerindeki etkisi zikretmeye bile ihtiyaç duymayacağımız herkesçe bilinen bir örnektir.
Üçüncü kısım medeniyetlerin oluşumuyla aktarılan/taşınan şehirlerdir. Aktarılan, taşınan şehirler, medeniyetlerin yayılması süreçlerinde ortak bir şehir ruhunu, benzer formlarla, farklı coğrafyalarla taşıyarak medeniyetin iç iletişim kanallarını oluşturan şehirlerdir. Bu şehirler bir taraftan medeniyetlerin iç düzen uyumunu sağlarken, diğer taraftan da oluşturdukları ağ üzerinden medeniyetler arası siyasi, ekonomik ve kültürel aktarım istasyonları niteliği kazanmışlardır. Davutoğlu bu şehirlerin üç temel özelliğinden bahseder.
1-Medeniyetin oluşum sürecinde bir şehir prototipinin ortaya çıkması.
2- Medeniyetin yayılması ve siyasi egemenlik dönemlerinde bu şehir prototipinin farklı coğrafyalarda siyasi kültürlerle ekonomik bir ağ oluşturarak bu coğrafyaların birbirine eklemlenmesi üzerinden medeniyet, egemenliğinin teminat altına alınması
3- Egemenlik dönemini takip eden dönüşüm süreçlerinde medeniyetler arası ve nesiller arası aktarımın sağlanması.
Bu tür şehirlerin ilk çarpıcı örneklerine, Büyük İskender’in oluşturduğu siyasi egemenlik altında kadim medeniyetlerin harmanlanmasının ürünü ve bu harmanlanmanın aktarım merkezleri olan şehirleri örnek olarak gösterir. Bu şehirlerin bir kısmı bütünüyle yeniden kurulmuş, bir kısmı daha önceki küçük yerleşim merkezlerinin geliştirilmesiyle teşekkül etmiş, bazıları ise daha sonra İskender adıyla anılmaya başlamıştır. Bu şehirler etrafında zamanla başlı başına bir literatür oluşmuştur. Bu şehirler arasında en büyük etkiyi yapan şehir İskenderiye’dir. Sadece Yunan – Mısır etkileşimi açısından değil, kadim kültürlerin buluşması, sentez edilmesi ve gelecek nesillere aktarılması bağlamında medeniyetlerin aynası, havuzu ve harmanı konumunu kazanmıştır. Diodorus 300.000 özgür insanın burada bulunduğu bilgisini verir. Sadece nüfus açısından değil, bilim adamlarının kökenleri ve geldikleri ülkeler ve şehirler açısından da dönemin küresel birikiminin yansıdığı bir entelektüel merkez olmuştur.
Davutoğluna göre aktarılan şehirlerin çarpıcı örnekleri, Selçuklu şehirlerinin Anadolu’da, Osmanlı şehirlerinin Rumeli’de yaşadıkları serüvende de gözlenmiştir. Ahilik gibi sosyal kurumlarla şehir kültürünün sosyal özünde, sentez bir mimariyle şehrin mekana yansıyan formunda özgün bir şehir kültürünün doğuşuna öncülük eden bu aktarım, bir şehir prototipinin bütün Anadolu’ya aynen İskender fetihlerinde olduğu gibi, kademeli bir şekilde yayılması sonucunu doğurmuştur. Bu açıdan bakıldığında, Maveraünnehir ve İran üzerinden Anadolu’ya yansıyan ve kendi doğal seyriyle yeni bir şehir kültürü oluşturan bu aktarımın merkez şehri hiç şüphesiz Konya’dır. Konya her şeyden önce, yeni vatan Anadolu’da coğrafi anlamda merkezi bir konuma sahiptir. İnsanlık tarihinin ilk yerleşik hayatının kurulduğu Çatalhöyük’ü de bünyesinde barındıran böylesi bir mekanın binlerce yıl sonra tekrar bir medeniyet harmanlanmasına merkezlik etmesi, şehir kültürünün dayandığı kadim geçmişteki sürekliliğin belki de en çarpıcı yansımalarından birini oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, böylesi bir şehrin fevc fevc Anadolu’ya gelen insan unsurlarına öncülük eden Selçuklular tarafından başkent olarak seçilmesi, hem güçlü bir mekan idrakinin hem içkin bir devlet geleneğinin hem de tarihi bir tecellinin ürünüdür. Feth edildikten kısa bir süre sonra dalga dalga gelen Haçlı seferlerine karşı bir direnç merkezi oluşturan bu merkez şehir, bir taraftan yeni mekanına tutunarak kendini korumaya çalışırken diğer taraftan da yeni bir şehir kültürünün Anadolu’daki prototipi olarak inşa ve yükselme dönemlerini yaşamıştır.
Modern dönemde ise aktarılan şehir türünün iki çarpıcı örneğini verir. İlki kolonyal şehir prototipidir ki bunlar Kalküta, Singapur ve Hon Kong’dur ve ikinci örnek Sovyetik şehir modelidir. Stalin döneminde bir prototipe dönüşen bu model, çok geniş bir coğrafyada farklı jeokültürel özelliklere sahip şehir geleneklerini büyük ölçüde tasfiye ederek tek tip bir şehircilik anlayışının önünü açmıştır.
Dördüncü bölümde ‘’Siyasi Güç Kayması ve Medeniyet Dönüşümüyle Önemini/Ruhunu Kaybeden Hayalet Şehirler’’den bahseder. Bu şehirler fiili varlıklarını sürdürseler de yükselmesini sağlayan siyasi güç merkezinin dağılması sonrasında ruhunu ve tarihi mevcudiyetinin temelini oluşturan özelliklerini kaybetmeye başlar. Bunların üç ortak özelliği vardır. Birincisi bu şehirler tarih sahnesindeki yükseliş dönemlerinde farklı kültürel coğrafyaları birbirine bağlayan bir rol oynamışlar ve bu anlamda medeniyetler arası etkileşimin siyasi ekonomik ve kültürel omurgalarını oluşturmuşlardır. İkinci özellik, insan hareketliliği ile bu şehirlerin kaderleri arasındaki ilişkidir. Yükseliş dönemlerinde sahip olduğu çok kültürlü ortamla bir mıknatıs gibi her din, mezhep ve etnik kökenden insanları çekerek kültürel ve ekonomik merkez konumu kazanan bu şehirler, yükseliş dönemlerini sağlayan siyasi egemenlik merkezlerinin düşüşe geçmesiyle birlikte tarihin gördüğü en acı tasfiyelere ve göçlere şahit olmuşlardır. Gırnata Müslümanlarının sürgünü buna bir örnektir. Üçüncü ortak özellik, siyasi güç kaymasıyla birlikte önemlerini kaybetmiş olmalarıdır. Ortaçağlar boyunca Avrupa kültürünü derinden etkileyen ve moderniteye öncülük eden düşünce akımalrına beşiklik etmesi yanında 12. Yüzyılda dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Kurtuba, bugün Avrupa ve Dünya değil İspanya’nın bile en önemli beş şehri içerisinde yer almamaktadır.
Beşinci grupta bir medeniyetle birlikte tasfiye edilen şehirleri ele almaktadır. Üç ortak özelliklerinden bahseder. Bunlardan ilki tasfiyenin genellikle büyük dalgalar halinde gelen hareketli bir insan unsurunun yerleşik bir medeniyet merkezini işgali sonrası yaşanmış olmasıdır. Örneğin Arilerin Kuzey Hindistan’da Dravidleri tasfiye ederken Mohenjo-Daro ve Harappa şehirlerinden hiçbir iz bırakmamaya çalışması. İkincisi bu şehirler işgal edilen coğrafyada varolan önceki siyasi egemenliğin sembol şehirleridir. Dolayısıyla, bu sembol şehirlerin tasfiyesi, bu şehrin temsil ettiği medeniyet birikimine dayalı siyasi egemenliğin de tasfiyesi anlamına gelmiştir. Örneğin Azteklerin yine efsanevi başkenti Tenochtitlan(Tanrı Şehri) da benzer bir akibetle karşı karşıya kalmıştır. Tarihçilere göre 1325 yılında kurulan bu şehir bir siyasi egemenlik merkezi olarak o kadar güçlü bir şehilde tahkim edilmişti ki bir şair ‘ Kim Tenochtitlan’ı fethedebilir ? Kim cennetin temellerini sarsabilir? diyerek bu antik kentin işgalinin imkansızlığını anlatmıştır. Son olarak Davutoğlu’na göre bu şehirlerin üçüncü ortak özelliği özgün kimlikleri ve yapılarıyla tarih sahnesinde bir daha mevcudiyet gösterememeleri ve ancak arkeolojik çalışmalarla ortaya çıkarılabilmiş olmalarıdır ki, bu özellikleri dolayısıyla aynı zamanda kayıp şehirlerdir.
Davutoğlu altıncı olarak jeokültürel/jeoekonomik etkileşim hattı üzerindeki şehirleri ele alır. Bunlar kendi içlerinde bütünlük arz eden bir kuşak oluştururlar. Örneğin Mezopotamya- Anadolu-Levant hattında yer alan veya Çin-Hint etkileşim hattını yansıtan Ching Mai-Ayutthaya kuşağı. Yine bu şehirlerin dört özelliğinden bahseder. İlki, bu şehirler kültürel açıdan farklı medeniyet havzalarının geçiş, aktarım ve etkileşim hatlarında birbirlerine eklemlenerek gelişir. Kaderleri de, yükselişleri de ortak bir tarihi seyri takip eder. İkincisi bu kuşaklar farklı topoğrafik/coğrafi alanları birbirine bağlayan mekansal bir ağ oluştururlar. Üçüncüsü, birbirleriyle, bir mekan ağıyla irtibatlanmış bu şehirlerin oluşturduğu kuşak, klasik dönemde tarım ve ticaret modern dönemde buna ek olarak enerji ve ulaştırma hatları üzerinden bir ekonomik havza ilişkisinin temel zeminini kurar. Dördüncüsü, bu şehirler altın çağlarını jeoekonomik ve jeokültürel kuşağın tek bir siyasi egemenlik alanı altında birleşmesi dönemlerinde yaşamışlar ve kendi mekanlarında ve hinterlandlarında siyasi, ekonomik ve kültürel canlanmanın eksen şehirlerine dönüşmüşlerdir. Siyasi düzenin sarsıldığı kaotik dönemlerde veya kuşakların ayrı siyasi otoriteler altında parçalandığı dönemlerde ise, merkezi konumlarını kaybetmişlerdir. Örneğin Mezopotamya- Anadolu- Levant hattını bir yay gibi uzanır; bu kuşakta Musul Mardin, Diyarbakır,Urfa, Halep ve Şam, bütün bu medeniyet havzalarının kültürel unsurlarını bünyelerinde barındırırlar. Şehrin manevi temelini dokuyan inanç unsurlarından dini mimariye, kullanılan dillerden asırlarca sürdürülen sözlü ve yazılı kültür unsurlarına, göçebe aşiret geleneğinden yerleşik tarım geleneğine, ev yapısından mutfak kültürüne kadar birçok ortak unsuru barındıran bu şehirlerde farklı medeniyet etkileri farklı dozlarda kendini gösterir.
Yedinci bölüm farklı medeniyetleri buluşturan/dönüşen/dönüştüren şehirleri ele almaktadır. Davutoğlu burada Kudüs üzerinden bir anlatım yapmaktadır. Konuya şöyle bir giriş yapmaktadır. ‘ Bazı şehirler vardır ki medeniyetlerin iniş çıkışlarına göre yeniden şekillenir,dönüşür ve dönüştürürler; aktifdirler,özneldirler, hem dönüşürler hem de dönüştürürler. Şekillendikten sonra, kendileri belirlemeye başlarlar’ Kudüs’ün medeniyetler tarihi içindeki özgün ve büyüleyici niteliğini, tarih ile metafiziğin, ontolojik varoluş ile tarihi varoluşun kesiştiği bir serüvenin mekanı olmasına bağlamaktadır. Ona göre Kudüs’ü metafiziğin ve tarihin merkezi kılan özellikleri, öncelikle kurulduğu mekan ve onu başkent kılan insan unsurunun serüveninde mayalanmaya başlamıştır. Kudüs, Hz Davud tarafından başkent yapılmadan önce, asırlarca kadim kültürü şekillendiren medeniyet havzalarının kesişim hattı üzerinde bulunmuştur. Yine ona göre Kudüs’ün tarih sahnesine çıkışı, insan unsurunun Hz Davud liderliğinde bir mekanla buluşması ve o mekanı insani sorumluluğun yerine getirebileceği bir düzenin merkezi kılmasıdır. Kudüs’ün Hz. Süleyman döneminde güç ve estetik alanda ulaştığı zirve daha sonraki otoriteler için bir referans teşkil etmiştir. Bu referans iki açıdan önem kazanmıştır. Birincisi, Peygamberler öncülüğünde kurulan dünyevi düzen fikri, siyasal düzenin meşruluğuna zemin teşkil etmiştir. İkincisi ise, Hz Süleyman’ın kurduğu Kudüs merkezli düzen, daha sonraki dönemlerde kadim gelenekleri birleştirerek, kapsayıcı büyük ölçekli siyasi düzen kurma iddiası taşıyan devletler ve liderler için bir prototip referans oluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında Hz. Süleyman ve Kudüs, Doğu ve Batı siyasi gelenekleri için ideal düzen ve ideal şehir tipolojisinin oluşmasına zemin teşkil etmiştir.
Hz. Süleyman’ın insanlar üzerinde kurduğu dünyevi otorite dışında cinlere,rüzgara ve hayvanata da hükmetmiş olduğu inancı yönettiği Kudüs merkezli düzene mteafizik bir hakimiyet boyutu kazandırmaktadır ki, bu boyut onu takip eden asırlarda kalıcı ve kapsayıcı düzen kurma iddiasındaki devletlere bir tür tarihsel prototip niteliği kazandırmıştır. Ayrıca Hz. Süleyman’ın tevhidi inancın ilk en büyük mabedi olan ve kendi adıyla anılan mabedi inşa etmesi de, İbrahimi gelenek içinde daha sonra inşa edilecek mabedler için bir prototip oluşturmuştur. Davutoğlu, Kudüs’ün tarih boyunca üç farklı egemenlik türünün etkilerini üzerinde taşıdığını söyler. Bunlardan ilki böylesi bir düzen anlayışını kendisine rakip görerek Kudüs’ü tasfiye etmek suretiyle bu iddiaya son vermek isteyenler, yani Babilliler ve Romalılardır. Bunların tasfiye sürecinde de üç özellikten bahseder. İlki yalnızca mekanın tasfiyesi değil, mekana sinen ruhun da tavsiyesidir. Şehre saldıran Babilliler ve Romalıların ortak özelliği İbrahim tevhid inancının aksine pagan ve politeist gelenekleri benimsemiş emperyal düzenler olmuşlardır. İkincisi, Kudüs ile Babil ve Roma imparatorlukları arasındaki mücadele devletler arası siyasi egemenlik mücadelesi kadar, belki de daha çok, semboş şehirler arasında bir mücadele olarak da algılanmıştır. Bu nedenledir ki, gerek Babilliler gerekse Romalılar Kudüs’ü ele geçirdikten sonra, bu kadim şehri kendi egemenlikleri için kullanmak üzere yaşatmaktansa tasfiye etmeye yöneltmişlerdir. Üçüncü olarak mekan ile insan unsuru arasında oluşturulmak istenen mesafeden bahsetmiştir. Her iki tasfiye sürecinde de mekanın tümüyle tahribiyle yetinilmemiş ve savaş esnasında katledilenlerden arta kalan insan unsuru bu mekandan sürülmüştür.
Şehir ruhunu ihya ve süreklilik başlığı altında Kudüs’ün çoraklıktan tekrar renkliliğe kavuşmasının İslam medeniyeti dönemlerinde olduğunu söylemiştir. Tek boyutlu şehir kurma çabası altında da Haçlılar ve İsrail’in Kudüs’ü bu evrenin metafizik merkezi ve ideal şehir olarak görüp şehrin tamamen kendilerine ait olması gerektiği görüşünden bahsetmiştir. Onlar Kudüs’ü tek bir dinin tekelinde görmüş ve insan ve mekan unsurlarının tasfiyesini ya da kimlik değiştirmesini egemenliklerinin merkezlerine yerleştirmişlerdir.
8.başlığa farklı medeniyetleri buluşturan/dönüştüren şehirler adını vermiş ve Kahire örneğiyle konuya devam etmiştir. Burada Kahire’nin merkezinde bulunduğu medeniyet havzasının üç özelliğinden bahseder. İlki bu havzanın dış etkilerle olan ilşkisindeki dönüştürme gücüdür. Bu yerleşik şehir birikimi, yeni unsurları bünyesine katerken, onu dönüştürme ve kendisinden kılma gücüne sahip olmuştur. İkincisi daha sonra insanlığın düşünsel ve dini birikimine önclük edecek karşılaşmalara yüzleşmelere ve etkileşimlere zemin olmuş olmasıdır. Başta Mısır ve Yunan olmak üzere antik medeniyetler Memfis-Heliopolis-Babil şehir tecrübeleri ile Kahire-İskenderiye hattında etkileşime geçmiş; İbraihimi tevhid geleneğinin Hz.Yusuf ve Hz Musa ile olgunlaşarak Kudüs’e hazırlanması bu havza içinde gerçekleşmiş; İslam medeniyetinin Sunni ve Şii gelenekleri ve hemen hemen bütün etno-kültüren renkleri Kahire şehir kültürü üzerinden tarih sahnesine bütün çeşitliliğiyle bu mekanda yansımıştır. Kahire’nin dönüştürücü niteliğinden kaynaklanan üçüncü önemli özelliği ise çoğulcu kültürel dokusunu ve zengin mimari mirasını koruyabilmiş olmasıdır.

Ve kitabın son başlığı aynı isimli farklı medeniyetleri buluşturan dönüşen/dönüştüren şehirlerde ise İstanbul üzerinden bir anlatım yapmaktadır. İstanbul’u diğer şehirlerden ayıran özellik olarak bütün aşamaları ve renkleriyle kadim birikiminin, modernitenin ve kürselleşmenin tarihsel ve mekansal süreklilik içinde bu şehirde yaşanmış olmasını göstermiştir. Fetih ve reconquista başlığı altında şehrin insan dokusundaki değişim ve şehrin mimari ile fiziki dokusundaki değişimden bahsetmiştir. Ardından bu dönüşüm üzerinde Osmanlı etkisini ele almıştır. Son olarak şu tespitleri yaprak çalışmasını bitirmiştir. Kadimin her aşamasında ve modern dönemde eksen şehir niteliğini koruyan İstanbul’un küreselleşme sürecinde tarihi akışın merkezinde olması kaçınılmazdır. Bu açıdan İstanbul’un önümüzdeki yüzyıl içinde bir ulaştırma kavşağı, ticaret ve finans merkezi, kültür ve medya odağı olması kaçınılmazdır. Bu açıdan, İstanbul’un önümüzdeki yüzyıl içinde bir ulaştırma kavşağı, ticaret ve finans merkezi, kültür ve medya odağı olması, yaşayan canlı bir şehrin doğal kaderidir. Ancak bu kaderin hangi ontolojik öz ve mimari formla yeniden şekilleneceği bizim, belki de tarih karşısındaki en büyük sınavımızdır. Kadimin mekansal ve tarihsel sürekliliğini koruyan, modernitenin tasfiyeci etkisini telafi edip onun elektrik mirasını yeniden yorumlayan ve küreselleşmenin şehir kültürü üzerindeki muhtemel sonuçlarını gören bir anlayışla ihya-inşa dengesini yeniden kurmak mümkündür. Ancak, bu sıradan mekanik bir planlama işlevinden ziyade bir zihniyet meselesidir.

16 Kasım 2017 Perşembe

Amerigo- Kitap Özeti ve İncelemesi

 Amerigo: Tarihi Bir Yanılgının Hikayesi
Stefan Zweig, Palet Yayınları, Temmuz 2016,76 sayfa, ISBN 978-605-926-930-8
Emre DİNÇ

Zweig kitabına hangi adama göre Amerika ‘’ Amerika ‘’ adını aldı ? diye bir soru ile başlamaktadır. Temel mesele bu kıtaya niçin ve özellikle Amerigo Vespucci adının verildiğidir. Vespucci ne kıtaya ilk ayak basan, ne de alim ve kartograf olarak bu anakaraya ismini teklif eden kişi değildir. Hiç yapmadığı ve iddia etmediği bir gezi dolayısıyla ön ismini dünyamızın dördüncü kıtasına verdiğimiz Vespucci’nin akıl almaz şöhreti tam bir keşmekeştir. Zweig de kitabında bu süreci anlatmaktadır.
            Zweig ilk olarak hikayeci bir anlatımla miladi 1000. sene ile miladi 1502. seneler arasındaki Avrupa’nın bir tasvirini yapmaktadır. Yapılan seferler ve keşifler ile Avrupalılar yeni öğrendikleri bilgilerle akıllarının önündeki engelleri kaldırmıştır. Daha büyük ve denize dayanıklı gemiler inşa edilmiş, büyük teşebbüslere başlanmıştır. Tam da bu sürecin sonu 1503 senesinde Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde toplam dört ila altı yapraktan oluşan ‘Mundu Novus’ (Yeni Kıta) adında bir metin dolaşır. Vesputius(Albercius Vespuiccius) adında birisi bir mektupla Petrus Franciscus’a Portekiz kralı adına o ana kadar bilinmeyen ülkelere yaptığı geziyi bildirir. Zamanın bu bu el ilanı, reklam broşürlerinin hiçbirisi, Colomb’un 1493 tarihli ve onun ‘Ganj’ın çok yakınındaki’ adalara vasıl olduğunu bildirdiği ilk mektubundan beri, o ana kadar bilinmeyen Albericus’un bu dört yaprağından böylesine genel ve sonuçları itibariyle daha başarılı bir dalgalanma yaratmamıştı. Çok büyük bir sürüm yapar ve en uzak şehirlerde bile defalarca yeniden basılır. Almancaya, Flemenkçeye, Fransızcaya ve Latinceye tercüme edilir. Zweig’e göre bu henüz işin farkında olmayan dünya için yeni coğrafyanın temel taşı değilse de işaret taşıdır; Bu canlı, renkli raporun çağdaşlarında uyandırdığı dalgalandırma anlaşılabilir. Çünkü sadece bu meçhul diyarlara duyulan merak, aynı zamanda tatmin edici ve kamçılayıcıdır. ‘’ Eğer bir yerde yeryüzü cenneti varsa, buradan uzakta olamaz’’ sözü ile Vesputius farkında olmadan döneminin en esrarengiz ümitlerine dokunmuştur. Zweig, Vesputius tarafından görülüp yaşanılan ve tuhaf biçimde Adem’in günahından önceki dünyaya benzeyen masumiyet dünyasının tasvirinin, bizimki gibi felaketler ortasında yaşayan bir zamanı heyecanlandırması gayet tabidir der. Çünkü Almanya’da angarya çalışmaya daha fazla katlanmak istemeyen köylüler, akın akın bir araya gelmeye başlarlar. İspanya’da engizisyon korku salmakta ve en güvenilir insana bile rahat verilmemektedir. İtalya’da, Fransa’da savaşlar hayatı altüst eder, böylesine günlük sıkıntılardan yorgun düşen binlerce, yüz binlerce insan bu fazla gergin zamana duydukları nefret yüzünden manastırlara sığınır. Kimse için rahat yokken, birden bire bu haber ortaya çıkar ve birkaç küçük yaprak halinde şehirden şehre uçuşur. Onun Batı’ya yaptığı bu gezide ulaştığı inanıldığı gibi Hindistan değil, aksine Asya ile Avrupa arasında tamamen başka bir kara, yani dünyanın tamamen yeni bir bölümüdür. Vesputius’un yazdığına göre Portekiz kralı adına bulduğu o bölgelere tereddütsüz yeni bir dünya denilebilir ve bu görüşünü de detaylıca temellendirir. Zweig’in tespiti şöyledir: Colomb Cuba ve Guanahani’de Hindistan’a ayak bastığını iddia eder ve bu çılgınlıkla aslında çağdaşları için kosmosu küçültür; ancak Vespucci bu yeni kıtanın Hindistan olduğu varsayımını çürütmek suretiyle açıkça bunun yeni bir dünya olduğunu, aynı zamanda buranın yeni ve bugüne kadarki asıl geçerli olan boyutlarını ileri sürer. Bu anlamda Vespucci gerçekten Amerika’nın keşfini tamamlar, çünkü her keşif, her icat sadece kendini gerçekleştiren vasıtasıyla değil, aynı zamanda daha ziyade onu bu anlamda kendi etkili gücü içinde tanıması sayesinde geçerlilik kazanır. Colomb bilmeden keşfetmiş, ancak bu keşfin yorumunun tarihi mükafatı bu sözleri sayesinde Vespucci’ye aittir.
            O güne kadar tanınmayan Vespucci’nin haberinin yol açtığı sürpriz çok muazzam ve sevindiricidir.  İki ya da üç sene sonra Zweig’in daha sonra hangi sebepten olduğuna değineceği, ismini bilerek saklayan Floransa’da bir matbaada İtalyanca olarak 16 sayfalık ince bir risale yayınlanır. Başlık şöyledir: ‘’ Amerigo Vespucci’nin dört gezisinde keşfettiği adalar hakkında mektup ‘’.(4 Eylül 1504). Bu başlık sayesinde dünya bu esrarengiz adam hakkında daha fazla bilgi sahibi olur. Adı Alberico değil Amerigo’dur. Soyadı da Vespucius yerine Vespucci’dir.  1493-1504 tarihli dört seyahatinden bahsetmektedir. Vespucci meçhul kavimler, yamyamlar, dev yılanlar vb. hakkında bilgiler vermekte ve coğrafyacılar, astronomlar, tüccarlar alimler bu kıymetli bilgiler neticesinde kesenin ağzını açar. Vespucci, yeni  dünya hakkında büyük ve gerçek eserinin haberini verir fakat bu eseri hiçbir zaman bunu gerçekleştirmez. Yahut eser elimize geçmez. Yani Zweig’in ifadeleriyle ‘’İçlerinde Mundus Novus’un sadece bir varyant oluşturduğu 32 sayfa böylece Amerigo Vespuci’nin bütün edebi eserini ifade eder ki, bu çok küçük eser kendisi için ölümsüzlüğe giden yolda hafif bir ağırlık demektir. O halde abartmadan şu söylenilebilir: Hiçbir zaman bir kalem erbabı bize intikal eden böylesine küçük eserle çok meşhur olmamıştır. Tesadüf üstüne tesadüf, yanılgı üstüne yanılgının bu eseri zamanın üstüne çıkarmak için bir araya getirmesi gerekiyordu’’ Nihayetinde Venedikli uyanık bir matbaacı Cadomosto, Vasco da Gama ve ilk Colomb gezisi hakkındaki seyahat raporlarını bir araya getiren ve büyük sürüm yapacak olan bir antolojiyi yayınlamaya karar verir. Bunun adını da ‘’ Floransalı Alberica Vespucci tarafından yeni bulunan ülkeler ve Yeni Dünya ‘’ başlığı adı altında yayınlar ve Zweig’in dediği gibi yanılgıların büyük bir komedisi başlar. Bu yalan dolan tamamlanamadan durmadan tesadüf tesadüfe eklenir. Zweig’in dediği gibi  bu sınırlı 32 sayfasıyla Vespucci’nin bütün edebi hayatı başarısını tamamladığından, tuhaf şekilde tam o anda onun ölümsüzlüğe yükselişi başlar ve bu Vespucci’nin hiç ayak basmadığı bir yerde küçük St. Die şehrinde gerçekleşecektir.
            O güne kadar coğrafyada sadece  Batlamyus’un klasik kitabı Kozmografya vardı ve bu da, harita ve açıklamalarıyla Avrupa’nın alimlerince aşılmaz ve mükemmel kabul ediliyordu. Kozmografya’yı yeniden yayımlamak isteyenin onu düzeltmesi ve tamamlaması gerekmektedir. Martin Walseemüller bunu gerçekleştirmek istedi ve donanımlı bir ekip oluşturdu. Vespucci’nin dört gezisi hakkındaki raporu Floransa’da yayınlanmış biçimiyle sadece İtalyanca’dan Latinceye tercüme etmeyi, gerçeği söylemek yerine St. Die’deki hümanistin kısmen kendi yayınlarına daha fazla itibar kazandırmak, kısmen de kendi hamileri Dük Rene’yi dünyaya karşı yüceltmek için romantik bir hikaye uydurdular. Halkı, yeni dünyanın kaşifi bu çok ünlü coğrafyacı Americus Vesputius’un, dükün dostu ve hayranı olduğunu, onun bu ‘’ Letera’’yı doğrudan Lothringen’de ona hitap ettiğini ve bu kitabın ilk neşriyat ve bunun prens için ne büyük bir iltifat olduğunu ifade ederler. Jean Basin, İtalyanca menşeine dikkat çeken bütün bölümleri yok edemeyecek kadar üstünkörü çalışmıştır. Vespucci’nin diğer birçok olayda olduğu gibi tamamen masum olduğu, bu sahtekarlık ortaya çıkarılana kadar yüzyıllar geçecektir ve son zamanlara kadar yüzlerce eserde bu dört seyahat raporu gerçekten Lothringen düküne hitap ediyor olarak kabul edilir. Vespucci’nin bütün günahı ve sevabı onun bilgisi dışında Vogeslerin küçük bir köşesinde basılmış olan bu kitabın temeli üzerinde yükselmektedir. Bütün bunlar zamanın hiç bilmediği arka planlar ve ticaret pratikleridir. Kitapçılar, alimler, prensler, tüccarlar günün birinde 25 Nisan 1507’de bir kitap fuarında 52 yaprak halinde yayımlanmış esere rastlarlar. ‘’ Gereli Geometri ve Astronomi Temel Prensipleri ile Kozmografyaya Giriş. İlaveten Amerigo Vespucci’nin dört gezisi ‘’ St. Die’deki bu neşriyatla, Amerigo Vespucci’nin adı yeniden büyük bir sıçrayışla ön sıralara geçer, ancak zirveye hala ulaşılamamıştır. Kozmografya’ya girişte Colomb’un adı artık zikredilmez. Waldsemüller dünyanın dördüncü kıtasını zikrederken, şahsi teklif olarak, Americus onu bulduğundan, Americus’un dünyası ya da o günden itibaren ‘America’ olarak isimlendirilebileceğini ifade eder. Kendisi bunu fark etmeksizin, o saatten itibaren fani Amerigo Vespucci, başı üzerinde kutsal ışık tacını taşımaktadır. Amerika’nın adı o saatten itibaren ilk defa Amerika’dır ve bütün zamanlar için Amerika olacaktır. Vespucci sadece yanlışlıkla ‘’ Terra Sancta Crusis’’ olarak bilinen bir ada ülkesini Labrador’dan aşağı Ptagonya’ya kadar uzanan bütün bir kıtaya dahil etmesi ve böylece kıtanın gerçek kaşifi Colomb’un mülkünü elinden çalmasından, iyi niyetli Waldseemüller’in hiç haberi yoktur. Fakat Zweig’in dediği gibi o hararet ve heyecanla Cuba’nın Çin ve Haiti’nin de Japonya olduğunu iddia eden Colomb’un bile bizzat fark etmediği bu durumu nasıl anlayabilirdi ki ? Şu halde Amerika’nın Amerika adını almasını bir yanlış anlaşılmaya borçluyuz. Artık Amerika adı her yerde, her dünya küresinde kullanılmaktaydı fakat buna bir itiraz gelmişti. Tuhaf bir biçimde bu kişi Waldseemüller’in ta kendisiydi. Belki de Colomb’a haksızlık ettiğinin farkına varmıştı fakat neden bu ismi geri almaya çalıştığı hiçbir zaman bilinemeyecek.
            Bu kısımdan sonra büyük tartışmanın başladığı kısma geçiş yapıyoruz. Fakat Zweig buraya geçmeden önce kısa bir Colomb ve Vespucci biyografisi verir. Vespucci’nin her zaman sadece gerçeğin haberini verdiğinden, Alimlerin onu anarken saygıyla bahsetmesinden söz eder. Yani onun bu haksız şöhretinde kendisinin suçu olmadığını anlatmak istemektedir. Nitekim çatırdamalar meydana gelir ve ilk kez yüksek bir ses yükselecektir. Bu ses Las Casas’a aittir. Doksan yaşına ulaşan Casas bütün keşifler döneminin görgü şahidi olmuş, onun gerçeğe olan sevgisi, piskoposça tarafsızlığı sebebiyle şüphe götürmez bir tanıktır. Zweig’e göre keşifler dönemindeki olaylar hakkında geçerli ve nesnel hüküm vermede hiç kimse ondan daha ehil ve yetkili değildir. O da neden Amerika sorusunu sormaktadır. Çünkü kendi babası ikinci yolculuğunda Christof Colomb’a şahsen refakat etmişti. Ne zaman nerede ve hangi keşif gezisiyle o amiralden önce Amerika kıtasında bulunabilirdi. Vespucci’nin Las Casas’a göre dolandırıcı olduğu şüphe götürmez bir gerçekti. Çünkü belgelerde tarihi uyuşmazlıklar vardı. Ardından 1601’de Herrera ‘’ Batı Hindistan Tarihi ‘’ adlı kitabıyla asıl darbeyi vurur ve bu durum büyük bir sükse yaratır. Durum içinde Amerika adı bulunan coğrafya kitaplarının kaldırılması önerilerine kadar gelmiştir. Zweig’in söylemiyle sarkaç geri çarpmıştır. Colomb artık tekrar kahramandır. 17.yüzyılda artık Vespucci’nin adı sahtekar, şeref hırsızı bir tahrifatçıya çıkmaktadır.
            Bu dönemde Zweig tarih yazıcılığının, bir kronikçilikten çıkarak bütün gerçekleri kontrol etmeyi, bütün belgeleri bir revizyona tabi tutmayı bilen bir ilim halini aldığını söyler. Böylelikle Colomb davası yeniden ele alınır. Davayı başlatan Vespucci’nin hemşerileridir. Sebep olarak da memleketlerinin isminin lekelenmesini söylerler. Dava süresince bolca tozluk evrak karıştırılır. Karıştırdıkça mesele daha muğlak hale gelir. Bu sırada Vespucci’nin  Lorenzo di Medici’ye hitaben yazdığı üç mektubu devlet arşivinde ortaya çıkarırlar. Medici’ye hitaben yazılmış içinde onun 1497 tarihli ilk tetkik gezisini 1499 olarak belirtmesi, muarızlarının tam da ondan eleştirdiklerini itiraf etmesi, yani basılı neşriyatta gezisinin tarihlerini iki sen öne almasıdır. Bu kendi raporuyla o ya da bir başkası, bir geziden iki gezi üretmiştir ve Amerika’ya ilk defa ayak basmış olma iddiası küstahça bir göz boyamadır. Casas’ın kızgın şüphesi artık çürütülemez biçimde gerçek olmuştur. Böylece Vespucci’ye karşı yürütülen bütün suçlamalar belgelerle haklılık kazanmış görüyor. Fakat tuhaf olan aynı İspanya belgelerinde Vespucci’nin haklılığını ispat edercesine konuşan belgeler bulunur. 22 Mart 1508’de Casa de Contratacio’nun başına getirilir. ( İspanyol Denizcilik birimleri ). Zamanın en mükemmel denizcilerini çıkaran İspanya sarayının böylesine sorumluluk isteyen bir makama, ahlaki güvenilirlikten yoksun uydurma gezilerle şöhret olmuş böyle bir adamı getirmesi pek mümkün gözükmüyor. Zweig’in dediği gibi yeniden aynı çelişkiye rastlıyoruz. Şöyle ki Vespucci’nin hayatı hakkında nerede bir belge ortaya çıksa, onu şerefli, onu güvenilir bilgili bir adam olarak övmektedir. Ve kendisi hakkında nerede bir yazılı belge karşımıza çıksa palavra, yalan ve imkansızlıklarla karşılaşıyoruz. Fakat tam o sırada mezardan Vespucci lehine konuşacak bir ses yükselir. Bizzat Chr. Colomb. Ölümünden çok kısa bir süre önce Şubat 1505’te  Vespucci’yi dostu olarak övdükten sonra oğlu Diego’ya mektubunu yazar. Düşman gibi gözüken  Colomb ve Vespucci’nin bu mektubla birlikte tamamen zıt bir konumda oldukları ortaya çıkar. Colomb, Vespucci’yi uzun yıllar yardımcı olmuş biri olarak övmekte ve onu saray nezdinde sözcüsü yapmaktadır. Zweig’in sözleriyle ‘’Biri daha ziyade bir dahi, diğeri ise sinsi bir sahtekar tarafından soyulan ve yanılgılar komedisinde iki rakip.’’
            Özetle Zweig buraya kadar üç yüz yıl boyunca Amerigo Vespucci’nin hayatı etrafında gelişen ve nihayet yeni kıtayı onun isimlendirilmesine götüren yanılgılar komedisini kronolojik akışında anlatmayı denedi. İlk yanılgı onun adının ‘’ Paesi Retovati’’ kitap başlığına konmasıydı. Böylece dünya Colomb değil de, Vespucci’nin bu yeni ülkeleri keşfettiğini düşünmek zorunda kaldı. İkinci perde Latince neşriyatta ‘’ Lariab’’ yerine ‘’ Parias’’ şeklinde baskı hatasaydı. Böylelikle yine Amerika kıtasına ilk ayak basanın Colomb değil de Vespucci olduğu düşünüldü. Üçüncü yanılgı küçük bir kırsal coğrafyacının 32 sayfalık Vespucci metnine dayanarak Amerika’yı ona göre adlandırmayı teklif etmesiydi. Dördüncü perde de ona karşı bir şüphe yükselir ve onun bir kahraman mı yoksa bir sahtekar mı olduğu tam bilinmez. Beşinci perde, son sahne, bizim yüzyılımızda cereyan etmekte olup, nüktece zengin düğümün gevşemesi ve sonunda her şeyin mutlu ve kesin olarak çözülmesi için beklenmeyen bir heyecan getirmesi gerekir. Bu dördüncü perdeden beri şunu biliyoruz,  Vespucci Amerika’yı keşfetmedi, karaya ilk ayak basan o olmadı, kendisini  uzun süre rakibi haline getiren sözde ilk geziye hiç çıkmadı. Fakat Vespucci’nin kitaplarda tasvir ettiği gezilerinden kaçını gerçekten yaptığını ya da yapmadığına, alimler, sahnede tartışırken birden bir adam sahneye çıkar ve bizim tanıdığımız, otuz iki sayfanın bile, Vespucci tarafından yazılmadığı iddiasında bulunur. Dünyayı ayağa kaldıran bu yazılar, yabancı, sorumsuz ve içlerinde Vespucci’nin elyazması malzemenin, kabaca suistimal edildiği keyfi derlemelerden başka bir şey değildir.  Prof Magnaghi Vespucci’nin en azından kendi adı altında giden kitapları yazdığını kabullenmiştir.  O kendisi gerçek olmayan başarısıyla övünmedi, onun adı kullanıldı ve adıyla sahtekarlık yapıldı demektedir. Vespucci’nin adı altında dolaşan yazılar için tam anlamıyla sorumlu tutulamayacağını ileri süren bu tez önce şaşırtıcı bir etki yapar. Bununla yeni bir bakışa kapı açmıştır. Onun açıklaması, o güne kadar akla yatkın ve mantıklı görünüyor çünkü bu üç yüz yılı meşgul eden çelişkileri tabii tarzla tamamen çözüyor. Eserlerini bizzat yayımlanmış ya da yayımlamak istemiş olsaydı o zaman en azından ve göze batan en çarpıcı tutarsızlıkları baskıdan evvel bertaraf etmek için zahmete girmiş olurdu. O halde fazla şüpheye mahal yoktur ve bugüne kadarki karışık durum açıklığa kavuşur yani ilk kez hakkında uydurma rapor ve Vespucci’nin kendileri yüzünden uzun zaman bilinçli olarak sahtekarlıkla suçlandığı bütün diğer tutarsızlıklar ona değil, kendisine muvafakatını sormadan Vespucci’nin özel gezi raporlarını her türlü uydurma ilavelerle şişiren ve bu haliyle baskıya veren vicdansız editör ve matbaacılara fatura edilmelidir.
            Zweig’e göre halledilmesi gereken mesele, bir adamla şöhreti, bir insanla ismi arasındaki dikkat çeken uyumsuzlukta yer almaktadır. Çünkü bildiğimiz Vespucci’nin fiili başarısı şöhretine, şöhreti de başarısına uymamaktadır. Onun şöhretinin yabancı müdahalelerin hiç duyulmamış tesadüflerin bir üretimi olduğunda mutabık kalırsak onun gerçek başarısını ve onun hayatını bir birlik olarak incelemek, tabii bir ilişki içinde anlatılmak mümkün olur. Bu ne bir kahramanın ne bir sahtekarın biyografisidir, aksini onun hiç fark etmeden karıştığı tesadüfler komedisidir.

            Son olarak Zweig birkaç tespitte bulunmaktadır. Vespucci vasat bir adamdan fazlası değildi. Amerika’nın kaşifi, fakat diğer yandan eleştirildiği gibi yalancı ve sahtekar da değildi. Amerika’nın onun bu vaftiz adından utanmasına gerek yoktur. Bu isim, daha 50 yaşında üç defa küçük bir gemide henüz daha araştırılmamış okyanusu geçerek, o zamanlar yüzlercesinin hayatını macera ve tehlikeye atan meçhul tayfalardan biri olan cesur ve adil bir adamın ismidir. Belki böylesine vasat, sıradan insanlar grubundan bir adamın demokratik bir ülkeye adının verilmesi, bir kralın ve işgalcinin adının verilmesinden daha adildir. Bu ölümlü ismi, ölümsüzlüğe taşıyan bir insanın iradesi değildir. Bu her zaman haklı çıkan kaderin bir iradesidir. Bazen görünüşte haksızlık yaptığı yerde de olsa ! Bu yüksek iradenin emrettiği yerde boyun eğmek zorundayız ve biz, bugün kör bir tesadüfün nefis oyununda uydurduğu kelimeyi elbette düşünebilecek yegane gerçek kelimeyi kullanıyoruz. Yankılanan ve bayrak gibi dalganan, dalga dalga yayılan ve yerleşen ‘’ Amerika ‘’ sözünü.

2 Kasım 2017 Perşembe

Göçebeler ve Osmanlılar - Kitap Özeti ve Kritiği

Ortaçağ Anadolu’sunda Göçebeler ve Osmanlılar
Rudi Paul LINDNER, İmge Kitabevi, 2000, 235 sayfa, ISBN 978-975-533-299-4
Emre DİNÇ
           

            Lindner eserini ortaya koyarken ilk olarak konuyu Osmanlı dönemindeki Anadolu göçebiliği olarak belirlemiş ve Osmanlı yönetiminin bir göçebe aşiretten kallavi bürokratik düzenlemelerin yer aldığı, yerleşik bir oluşuma nasıl dönüştüğünü anlatmak istemiştir. Kitabı 3 bölüme ayırmıştır. İlk bölümde bu değişimin çerçevesini 13. ve 14. Yüzyıl’ı baz alarak çıkarmış ve açıklamaya çalışmıştır. Biraz daha açarsak tartışmanın asıl unsuru, aşiretin doğası ve yetenekleri ile nasıl örgütlü bir topluma dönüşebildiğinin ortaya konulmasıdır.
            Aşiret dışlayıcı değil kapsayıcı bir varlık olarak tanımlanacağından o tartışmayı erken Osmanlı tarihine dışlayıcı düşmanlık ideolojisinin -Kutsal savaş(cihad-gaza)-   egemen olduğu görüşünü tartışarak başlamıştır. Bu görüşün değerlendirmesinden sonra, ilerleyen sayfalarda ilk Osmanlıların Bizans, Selçuklu ve Moğol dönemlerindeki tarihleri açıklığa kavuşturulacak.
            Kutsal savaş kuramı ilk kez Paul Wittek’in biçimlendirdiği haliyle günümüzde de çekiciliğini korumaktadır. Wittek çalışmasına Osmanlı aşirete seceresini geçersiz kılarak başlar. Soy kökleri kanıtlanmaksızın bir Osmanlı aşireti olamayacağı sonucunu çıkarır. Dolayısıyla aşiret erken Osmanlı tarihinde bir etken değildir. Öyleyse Osmanlılar iktidara nasıl gelmiştir ? Erken Osmanlı tevarihlerini özellikle de  Ahmedi’nin manzum kroniğini inceleyen Wittek, ana motifi ya da Ahmedi’de ifadesini bulan biçimi ile solo makamı Kutsal savaşta buldu. Osmanlıların ilk ortaya çıkışlarından itibaren, bu siyasal geleneğin başlıca unsuru Hıristiyan komşularla mücadele olmuş, Gaza ruhu neredeyse somut gerçeğe dönüşmüştü.
 Lindner Wittek’in bu propaganda iddiaları ve fikirlerin rolü hakkında ki vurgulamalarına karşıt olarak, ilk dönem Osmanlılarının davranışlarını incelemeye yönelmiştir. İlk Osmanlı fetihlerinin amaçlarıyla başlamış; Osmanlıların, İslam topraklarını genişletip, kafirlerin nüfuzunu daraltmak için mücadele eden Kutsal savaşçılardan bekelenebileceğinden daha fazla düşmanlığı ve eylemi komşu Müslümanlara karşı yönelttiğinden bahsetmiştir. Örneğin 1320’lerde Osmanlılar batı komşuları olan Karesi Beyliğini yutuverdi. Osman Bey’in saltanatının son yıllarında ve Orhan Bey’in ilk on yılında Kuzey’de Osmanlı genişlemesi Sakarya’ya uzanarak Karadeniz’e kadar yaklaştı. Bu seferberlik Hristiyanlara karşı değil Müslümanlara yönelikti. Yani Osmalılar bir yandan Bizans topraklarını ve kasabalarını feth ederken, diğer taraftan Müslüman komşularına karşı da seferler düzenlemiştir. Kaldı ki kafir toprakları fethedildiğinde Gazi’ye bir de buralarda yaşayan insanları İslam’a döndürme görevi yükleniyordu. Ne Orhan Bey ne de Osman Bey Hıristiyan komşularını İslam’a döndürmeyi çok önemser görünmüyorlardı. 1354’te Orhan Bey’in saltanatının son yıllarında, bir Bizanslı gözlemci, Osmanlı topraklarında Hıristiyanlara karşı bir zulüm ya da İslam’a döndürmeye yönelik bir baskı olmadığını bildirmişti.
Gerçekten ilk Osmanlı fetihleri zorlamadan çok birleştirmeye yönelik görünüyordu. Aşıkpaşazade Kroniğinden genç Osman’ın uzak bölgelerde avlanmayı sevdiğini öğreniyoruz.Ona her zaman arkadaşlık eden birisi var, Harmankaya’nın Hıristiyan tekfuru ünlü Köse Mihal. Kaynak Köse Mihal’i gazi olarak gösteriyor ve ‘’ ekseri bu gazilerin hizmetkarları Harmankaya kafirleriydi’’ diyor. Bu gibi  olaylar ve kanıtlar zinciri Lindner için Müslüman propagandacıların sonraki iddialarına karşın Kutsal Savaş’ın erken Osmanlı tarihinde rolü olmadığı yönünde bir izlenim bırakmıştır.  Ona göre ekonomik ve toplumsal ortak yaşam, siyasal kozmopolitizm ve dinsel senkretizm olgularının hepsi birleşerek, erken Osmanlı döneminde gaza ideolojisinin belirleyici etkisini saf dışı bırakıyor.
            Aşiret’in bu öyküde örgütleyici bir unsur olduğuna inanılıyorsa, Kutsal Savaş’ın erken Osmanlı tarihinde önemsiz  bir unsur olduğunun kanıtlanması gerektiğinden, bu noktada Wittek’in açtığı tartışma vahim bir duruma gelmektedir. Gaza gibi dışlayıcı bir öğreti ve aşiret gibi kapsayıcı bir toplumsal örgütlenme, çok kültürlü bir çevrede, aynı zamanda hem etkin olup hem de gelişemezler. Lindner için burada doğru ve uygun olan, sadece Wittek’in aynı zamanda da erken Osmanlıların aşiret kaynaklı bir örgütlenme olduğunu göstermeye yönelik nasıl kesin adımlar attığına dikkat çekmektir. Wittek yanlışlıkla Türk tarihçiliğinin duayeni Fuat Köprülüye atfettiği Osmanlılar’ın eski Oğuz aşiretinin önde gelen kolu Kayı boyundan indiği ve bu boyun temsilcileri olarak nüfuzlarının onları Anadolu Türklerinin önderliğinin doğal mirasçısı kaldığı görüşünü çürütmekle uğraşıyordu.Wittek Osmalı aşiret seçerelerinin birbirine uymadığını açıklamakla kalmıyor, bütün bu şecerelerin 15. Yüyzyılda ortaya lıkmış olduğunu da oldukça kesin ikna edici bir biçimde gösteriyor. Bununla birlikte vardığı sonuçlar,aşiretin ataerkil bir soy grubundan , boyun kan bağından temellendiği yönündeki döneminin bilim adamları arasındaki yaygın kanıya dayanıyor. Daha sonra antropolojide gerçekleşen gelişmelerin bu kanının altını oyacağını bilemediler. Ne gerçek göçebe aşiretler ne de boylar net bir tanımlamaya uymaktadır. Özetle, boylar göçebelerin sert ve çoğu kez tekinsiz yaşam koşullarına toplumsal karşı koyuşlarının bir sonucu iken, aşiretler de dış baskılara karşı siyasal bir duruş oluşturmaktadır. Her iki amaç da kan bağları temelinde anlam bulurken, uygulamada bunları görmezden gelebilirler ve görmezler de. Böylece Wittek Osmanlıların kan bağına dayalı boylardan gelmediğini kanıtlarken, şeçere kayıtlarının birbirini tutmadığını açığa vurması, Osmanlı toplumsal örgütlenmesinin, aslında aşirete dayalı olduğunu göstermesi açısından gerçekte büyük bir adımdır.
Lindner bu kısımdan sonra Osmanlıların göçebe ve aşiret olgularına karşı konumlarına bakmaya başlamadan önce sürece şöyle bir göz atıyor.1071’de Türk göçebelerinin bölgeye hücumunun öündeki son engel de yıkıldı. Batı Anadolu coğrafyası bu bölgeyi sonraki birkaç yüzyılda göçebelerin gözünde özellikle cazip kılıyordu. Bizanslılar göçebe akınını engelleyemediler. Yazın Bizans orduları sefere çıktığında, göçebeler sert engebeli yazlık yaylalarında oluyorlardı. Hafif donanımları, yedekledikleri atlarına binerek Bizans mevkilerinden kolayca kaçabilmeleri nedeniyle onları yakalamak çok zordu. Kışın Bizans askerleri sefere çıkmadığından, nehir vadileri göçebelerin dönüşüne hazırdı. Bizans imparatorları Selçuklu sultanlarının bu göçebe hareketlerine arka çıkmasından şikayet ederek bunun anlaşma ihlali olduğunu ileri sürüp savaş nedeni saydılar.  Daha iyi otlaklar bulmak için daima alçak platolara ve sınır alanlarının ötesine geçen göçebeleri Selçuk sultanlarının istese de kontrol edemeyeceğini Bizanslar anlayamıyordu. Miryakefalondan sonra Türkleri özellikle Gediz ve Menderes olmak üzere nehir vadilerinin yukarısında tutmayı ümit ediyorlardı. Ancak bunu yapmak için de kış seferleri gerekli olacaktı.
Göçebelerin ilerlemesi ve faaliyetleri, hayvancılık ve yapmacılık, ekonomik ve ekolojik gereksinimlere dayanıyordu. Vadilerdeki keçi ve koyun hayvancılığı kışın, hava koşullarının ne getireceğinin belli olmadığı  buzlu platı tepelerinden daha sıcak ve güvenliydi. Otlatma fırsatlarını azamiye çıkarmak ve sürü kayıplarını en aza indirmek için hayvancılığın doğru stratejisi, Bizans’a da ait olsa, mera olarak kullanmak için tarım alanlarına sızmayı gerektiriyordu. Yağmacılık, kırsal yaşam biçiminin üretemediği zorunlu gereksinimleri veya arzulanan malları karşılamanın olağan ve masrafsız yoluydu.
Dördüncü Haçlı seferi, Konstantinopolis’in düşmesi ve Latin İmparatorluğu’nun kurulması, Bizansıları, güçlerini ağırlıkla eski devletlerinin Anadolu ve doğu uçlarına kaydırmaya zoladı. Anadolu’ya, Konstantinopolis’in hatrına, yeniden hayat vermek istediler. Andolu’nun gelişmesini istiyorlardı ancak ellerinden gelen sdece orayı terk etmek olacaktı. Yarım yüzyıllık Laskaris yönetimi sırasında Doğu cephesi sakinleşmişti. Selçuklular yeni topraklar kazanmak için sefere çıktıklarında Ege sahil boylarında Laskarisler ile uğraşmak yerine kuzey ve güney yönlerine uzanan yolları tercih ediyorlardı. İznik döneminin çoğunda Selçuklu genişlemesi kuzey ve güney kıyılarıyla sınırlı kaldı, arkasından 1243’te Moğollar kendi egemenliklerini kabul ettirdiklerinde Selçuklu yayılması tamamen durdu. Bu zayıf düşmenin getirdiği fırsatı hemen değerlendirmek isteyen bağımsız göçebe fırtınası plato sınırının öte yanına değil, doğrudan Selçuklular’a çevrildi. Özetle Laskaris Anadolu’su huzur içinde yaşadı.
8. Mihael Paleologos 1258’de Bizans tahtını ele geçirdiğinde kendini barışçı Anadolu ülkesinin sahibi olarak buldu. Konstantinopolis’İn tekrar ele geçirilmesinden sonra hem de Türk göçebeler ve Selçuklu seleflerinin Moğollar’ın giderek artan tehditlerinden kaçıp geleceklerini armaak için başlarını batıya çevirmeye başladıkları bir zamanda, kendi Anadolu halkını görmezden geldi, hatta onlara karşı düşmanca bir tavır içine girdi. Selçuklular 1243’te Moğoıllar larşısında tutunamayıp yenilmelerinden önce göçebeleri güçlükle bastırmışlardı. Sonra 1250’şerde Moğolların daha fazla tümenlerini Anadolu’ya sokmak için Selçuklular’a baskı yapması sonucu, yeni gelenlerin önünden batıya gitmeye zorlanan bir başka göçmen dalgası oluştu. Selçuklular üzerindeki aynı Moğol baskısı 1277’de de daha fazla göçebenin batıya göç etmesini doğurdu. Andolu tebasıyla ilişkisinde Mihael, siyasal ve kişisel dikkati her zaman ön plana çıkardı, savunma ve güvenliğe o kadar önem vermedi. Savunma güçlerinin sınırlardan çekilmesinin etkisi kendisi açıkça gösterdi. 23 Şubat 1265’de nereden çıktığı belli olmayan bir söylenti, İznik’i sardı: Moğollar yakındaydı. Panik yayıldı, imkanı olanların Konstantinopolis’e kaçtığı söylendi. Orta Anadolu’daki Moğol baskısı ve Selçuk şehzadelerinin kendi aralarındaki kargaşa, batıdaki tehlikeyi arttırdı.  Moğollar’ın doğuda çayırlara el koymasından sonra çok sayıda göçebe batıya kaydı. Göçebeler Bizans sınır karakolları önünde kolay vurgunlar aradılar. Ancak mekanik becerileri olmadığından ve kırsal yaşantı mevsimlik olarak yeni otlaklar bulmalarını gerektirdiğinden, bir muhasara savaşını yürütemezlerdi. Bazıları inanç ve kültür farklılıklarını göz ardı ederek Bizans’ın çıkar düşkünü insanları haline geldiler. Diğerleri kırsal bir yaşam biçimi oluşturmak için bilinen göçebe yöntemlerine yöneldiler.
Mihael dikkatini Küçük Asya’ya çevirdi. Bizans’ın hedefi bir kez daha platodan gelen yolları tutmaktı. 1282’de Mihael’in oğlu Andronikos, Aydın’ın yeniden kurulması ve buraya yeniden yerleşilmesi için Menderes’e gönderildi. Büyük ve refah içinde bir kent yaratmayı tasarlıyordu ve iyimser bir tahminle bu yeni ‘’ Andronokipolis’’de 36 bin kişilik bir nüfus barındırıyordu. Andronikos kırsal çevredeki Türklerle irtibat kurmaksızın kentten ayrıldıktan sonra, Türkler kentin suyunu kestiler ve kenti derhal teslim olmaya zorladılar. Başarısızlık Mihael’in Bitinya’daki faaliyetlerinde de kendisini gösterdi. Ücretlerini alamayan sınır garnizonları görevlerini bıraktılar. 1282’nin  başlarında Türkler aşağı Sakarya’daki Bizans birliklerini zaten püskürtmüş durumdaydı. Mihael yaz sonunda düzenlediği bir seferle bölgeyi ele geçirdi. Geri döndü, Bursa’ya yürüdü ve Akhyraous ve Ulubat kentlerini kuvvetlendirdi. Mihael’in Sakarya’dan uzak bu kentleri koruma kararı, sınır savunmasının çöktüğünün bir itirafı idi. Mihael’İn 128’nin sonunda ölümünden sonra hala Sakarya yakınında yaşayanların birçoğu yerlerini ve orada görevli olan birlikler de karakolları terk ederek Avrupa’ya geçti.
Halefi Andronikos 1290 ile 1293 arasındaki süreyi savunma düzenlemelerine ayırarak Anadolu’da geçirdi. Bitinya’ya gitti ve Sakarya yakınlarındaki güçlendirilmiş kaleleri kontrol etti. Sonra batıya yönelerek İznik ve Ulubat’a gitti. Bu iki kentte uzunca bir süre geçirdikten sonra, eski Laskaris başkenti Nif’e geçerek  iki yıl da burada kaldı. İlgisini şehirlerin geçimine değilse de bu kentlere ve onların güvenliğine yöneltti. Kırsal kesime bir harekatta bulunmadı ve kronikler de Türkler ile herhangi bir çarpışmaya girdiğine ilişkin bir kayıt düşmüyorlar. Aleksios Philantropenos’u, Menderes’in güvenliği için güneye göndermişti. Altın gümüş, eşek ve koyun derisi gibi ganimetler elde ederek Miletos’u Türk çetelerinden başarıyla korudu. Onun başarısı ve zafer kazandığı düşmanlarına karşı bağışlayıcılığı, bazı Türklerin de gönlünü çeldi ve adamları arasında ayrı bir birlik kurdular. Askerleri ve korumakla yükümlü olduğu halk, 1294’te onun bayrağı altında isyan çıkardı. Andronikos ve danışmanları isyanı bastırmak için hileye başvurmak zorunda kaldılar ve sonunda, 1295’te isyanın önderini hapse atıp gözlerini kör ettiler. Bu iki olay, Bizans ordusunun günün tehditlerine karşı koymaktaki başarısızlığının tablosunu çiziyor.
Bu sırada 1301 Temmuz’unda İzmit dışında Türk kuvvetleri toplanmıştı ve Mouzalon onları karşılamaya çıktı. Türklerin başında Osman adlı biri vardı. Bu bölümden sonra Lindner  sınırın öteki tarafına geçip erken Osmanlı tarihindeki Türklerin durumuna göz atıyor.
Bizans’ın Bitinyayı korumaktaki başarısızlığı ve Andolulu halkın pervasız imparatorlarına karşı duyduğu memnuniyetsizlik, şimdiye kadar yapılan açıklamaların temel konusu oldu. Bu konuları alırken yazar bazı Bizanslılar’ın Osman Bey’İn aşiretine katıldıkları yönündeki iddiaya zemin hazırladığını hazırlıyor. Bununla birlikte, Türk gözüyle bu aşiretin başlangıçta nasıl göründüğüne bakıyor.
Osman Bey’in atalarına ilişkin kesin olarak ileri sürülebilecek bilgilere sahip değiliz. Osmanlılar Moğollar tarafından yerlerinden edildikleri için, yeni otlaklar bulmak amacıyla Küçük Asya’ya girmiş göçebeler olduklarını iddia eder. Ailelerinin Oğuz Türklerinin bir kolundan geldiğini iddia etmektedirler. Osmanlılar 13.yüzyılın ortalarına doğru kendilerini Ankara yakınlarındaki dağlarda buldular. Bir kısmı Osman Bey’in babası Ertuğrul’un etrafında toplanırken, bir bölümü doğuya geri dönmeye, diğerleri de güneye Kilikya’ya doğru gitmeye karar verdi. Ertuğrul’la ona katılan aileler, düzenli orduya katılmamakla birlikte göçebe akıncılar olarak Selçukluların hizmetine girdi. Ertuğrul hizmetinin karşılığı olarak bazı yaklaklarda hak sahibi olur.
Osmanlı geleneğindeki Ertuğrul Bey’e ilişkin her bilgi bu kadar tatmin edici değil. Onun Karacahisar kuşatması sırasındaki başarısı ile Selçuk Sultanını etkilediği söylenir. Ertuğrul’un adamalrı kalenin güney duvarlarında görevlendirilir. Moğollar Orta Anadolu’ya saldırıldığında Selçuklular kuşatmayı Ertuğrul Bey’e bırakıp giderler. Ertuğrul Bey, kaleyi hücum ederek alır ve bölgede Bizanslıların elinde olan topraklara karşı akınlar düzenler. Bu hikayedeki pürüz  yazarın önceden altını çizdiği gibi Eskişehir’in 13.yüzyılın başlarından itibaren Müslümanların elinde olması ve Karacahisar’ın birkaç kilometre güneybatıya düşmesidir. Dolayısıyıla bu kurmaca bir öykü olarak görünüyor.Tekrar belirtmek gerekirse, eğer Karacahisar Osman öncesi ilk fetih idiyse bunun Müslüman Germiyanların elinden alınmış olması gerekmektedir. Kaynaklar Ertuğrul Bey’in bu olaydan hemen sonra öldüğünden bahsetmektedir. Kaynaklar Osman Bey’in babasının faaliyetlerine ilişkin olgusal ve sağlam bilgiler vermemektedir. Ancak Ertuğrul Bey figürü vakanüvislere yine de iyi destek olmuştur, ailesinin Bizans sınırlarına götürtmüş ve varlığı için gerekli Selçuklu onayını almak için yeterli özeni gösterdiğini yazmışlardır.
Sonra gelen Osmanlı ideologlarının kavramlaştırmalarına uygun büyüklükte düşünebilecekleri kadar az iz bırakan Osman Bey’in babası gölgeli bir şahsiyet olarak kalırken, Osman Bey gerçek ve elle tutulur bir şahsiyetti. Halefi ve oğlu Orhan Bey kitabelerde ve sikkelerde onun adına atıf yaparken, dönemin Bizans’lı kronik yazarı Pahimeres de ondan bahseder. Buna rağmen Osman’ın zamanı ve yaptıkları açıklığa kavuşmamıştır.
Karamani Mehmed Paşa vekayinamesi daha özenli ve ayrıntılı bir açıklama veriyor. Buna göre Ertuğrul Bey Bizans’a karşı savaşlarda çok başarılar gösterdi ve ileri bir yaşta, 93 yaşında öldü. Osman Bey babasının yerine geçti ve 699/1299’da sultan oldu. Güney batısındaki komşu Selçuk Sultanı, Osman Bey’e iktidar simgeleri ve hediyeler gönderdi, onu Kutsal Savaş’a yönlendirdi. Bu ifade Lindner’e göre açık bir hatayı içermiyor ise de, pitoresk ve anakroniktir. İktidar simgeleri Osmanlı törenlerinde ancak çok sonra kullanılmaya başladı. Bunları verenlere gelince de 14.yüzyıla girildiğinde kendi yerlerinden sürülme endişesi altında olan Selçuklu sultanının hiçbir hükümdara tahta çıkış yetkisini verebilmesi söz konusu değildir. Osman Bey’in hükümranlığını son dönem Selçuk Sultanı değil, onun üzerinde egemenlik kurmuş olan Moğollar onaylayabilirdi.
Bununla birlikte diğer kaynaklar Osman’ın başa geçme konusuna daha güçlü bir ışık yöneltiyor. Osmanlı şeceresi üstüne kısa makalesinde Mahmud Beyati’nin geleneksel 1299-1300 tarihi üstüne yorumu, Selçuklu hanedanının yıkılışının bu tarihte tamamlanmış olduğuna işaret eder. Son Selçuklu Sultanı 3. Alaaddin Keykubat’ın ölümüyle Sultanlığın içine düştüğü karışıklık ortamında sınır gazileri Osman Bey’i sultanları olarak seçerler. Alaeddin’in 1300 yılından biraz sonra ölmesi nedeni ile Mahmud’un öyküsünde en azından bir hatalı unsur var. Lindner şu soruyu sormakta. ‘’ O zaman Osman Bey’in seçilerek başa geldiği iddiasının nereye koyacağız ?  Burada dikkat edilmesi gereken husus çalışmanın 1481 yılına rastlamasıdır. Bu tarihte Fatih ölmüş ve taht kavgası baş göstermiştir. Eser bu uzayan mücadeleyi kaybeden Cem Sultan’a adanmıştır. Mahmud, Osman Bey’in sınır gazileri tarafından sultan olarak seçilmesini, saray bürükrotlarının ve yeniçerilerin seçimi olan 2. Bayezid’e karşı Cem’in taraftarlarını desteklemek için tarihsel bir paralellik ve destek olarak sunmuş olabilir. Gene de Mahmud’un ifadesi, Söpüt’te onların Osman Bey’i babasını nyerine geçecek uygun kişi olarak gördüğünü yazan Aşıkpaşazade’de bağımsız  bir doğrulanma buluyor.
Erken Osmanlı’da aşiret reisi seçimine ilişkin başka kanıtımız da var. Yazıcıoğlu Ali 1420’lerde İbni Bibi’nin Selçuklular’a ait İran kroniğini Türkçe’ye çevirdi ve çeviri sırasında, Osmanlı’nın ilk günlerine ilişkin bazı bölümler ekledi. Bir bölümde göçebelerin Osman Bey’i lider olarak seçmeleri anlatılır. Yani özetle buradan çıkaracağımız Osmanlılarda beyliğin seçimle belirlendiği düşüncesi inandırıcı zeminlere oturmaktadır. Küçük ya da büyük oğul değil, toplumun gözünde liderlik donanımına en fazla sahip olan oğul onların desteğini alır. En güçlü aday yaptığı işlerle etrafına yandaş toplar, eğer ölen şefin yakın akrabaları arasında aşireti koruyacak güçte ve aşiret üyelerinin çıkarlarını daha da iyi sağlayacak birisi yoksa, dışarıdan bir aday çıkabilir ya da göçebeler başka bir aşirete katılmayı seçebilir.
1302’ye kadar Osman Bey’in faaliyetleri tam olarak belirlenemiyor. Osman Bey ve adamları, coğrafi olarak Bizanslı yazarların Bitinya’daki Türklere atfettikleri akınları yapabilecek konumdaydılar. Türk kornikleri, kahraman Osmanlı geçmişi gereksinimi adına Bizans ahlakçılarını doyuracak ölçüde pusu ve çatışma hikayeleri nakleder. Ancak Türk kronikleri, aynı zaamnda, Osman Bey’e verilen desteğin tanımlanmasına ve onun komşuları ile ilişkilerine açıklık getirilmesine yardımcı olan sınır toplumunu içinde bulunduğu ortama ilişkin de çeşitli ima ve ihsaslarda bulunmaktadır. Bu üzerinde durulması gereken bir noktadır çünkü önceden gördüğümüz gibi Osmanlı yazarları, Osman Bey veaskerlerini Kutsal Savaş akıncıları, gaziler olarak tanımlamaktadır. Öte yandan  Osman Bey’in bazı yoldaşları Gündüz Alp, Hasan Alp, Turgut Alp örneğinde olduğu gibi alp sıfatını taşırlar. Alp ya da Alperen Türk destanalrında, yaptıkları sadece kendi yaşam biçimlerinin ifadesi olan, savaşçı- maceracı kahramanlık figürleridir. Kendisini düşünen insanların yer aldığı böyle bir zeminde saldırganlık, din adına yapılan bir eyleme değili yağmacılık ve savaş coşkusuna denk düşmektedir. Saldırılar büyük ölçüde Bizans’a karşı yapıldığından, göçebelerin eylemleri bazılarınca kolaylıkla bir alpin kahramanlıkları, bazılarınca da din gazilerinin başarısı biçimine dönüştürülebilir. Farklılık sadece adlandırmadadır. Örneğin Aşıkpaşazade’ye göre Osman Bey Ertuğrul’un ölümünden sonra uzak ve yabancı bölgelerde avlanmaya başladı. Harmankaya’nın Bizanslı tekfuru Köse Mihal ona sürekli eşlik etti. Hun ve Moğollarda farklı unsurların kaynaşmasının da gösterdiği gibi, böyle çok etnikli görüntünün aşiret oluşumu ve genişlemesinde istisna olmadığı, akılda tutulması gereken önemli bir noktadır. Ortak çıkar olgusu ister siyasette ister hayvancılıkta, akınlarda, ya da sadece hayatta kalmak için olsun, Osmanlı aşiretinin özünde yer alır.
Lindner ‘Osman Bey avlanmadığı ya da sefere çıkmadığı zamanlarda Bizans’la ilişkisini nasıl götürdü?’ sorusunu soruyor.  Aşıkpaşazade bu ilişkiyi bir dostluk ilişkisi ya da 15.yüzyılda kavramlaştırılmış biçimiyle görünürde dostluk olarak tanımlıyor. Bu dostluğun sınırlarını Bizans halkının tepkisi belirlemektedir. Bizans’ın bu soğuk yaklaşımına karşın Türklerin tepkisi ılımlıdır. Bir olayda, Türklerin yağma yaptıkları ancak saygı uyandırmak için esir almadıkları anlatılır. Çiftçiler Osman Bey’in idaresine girdiklerinde, eski işlerinde ve konumlarında bırakılıyorlardı. Doğuda Moğol tehdidi, güneyde düşman komşuların olduğu bir ortamda, Osman Bey’in nispeten güçsüz Bizanslılarla işbirliği yapmasının anlamı ortaya çıkıyor. Bizanslıların bazıları gelecek vaat eden bir lider olarak gördükleri Osman Bey’in yandaşı olup aşirete katıldılar ve Osmanlı oldular.
Lindner bu kısımdan sonra yeniden İzmit dışında Bafeus’ta bulunan Mouzalon ve birliklerine, 27 Temmuz 1302’ye dönüyor. Hasatın yapılabilmesi için Mouzalon’un Osmanlıları ortadan kaldırması gerekiyordu. Mouzalon ayrıca barış sağlamak için kent halkının Osman Bey’e başvurmaları olasılığından da endişelenmiş olabilir. Öte yandan, Sakarya nehrinin ilkbaharda önünde bir sürü şey sürükleyerek taşması ve ürünleri silip süpürerek yukarıdaki ovaları tarumar eden şiddetli fırtınalar nedeniyle de, Osmanlıların kıyı beldelerine harekat düzenlemeleri zorunlu hale gelmişti. Bizanslılar Osmanlı süvari hücumu karşısında geri çekilirkenki hareketleri nedeniyle savaşın Osman Bey’in lehine sonuçlanmasına neden oldular.  Neticede Bizans’ın 1302’de Güney ve kuzeye yönelik harekatları amacına ulaşamadı. Bunun ilk etkisi Bitinya’daki bir çok liderin, onlara topraklarını ve gelirlerini ellerinde tutma hakkı veren yeni hükümdarları Osman Bey’e teslim olmalarıyla gerçekleşti. Bilecik iki yıl içinde Osman Bey’in eline geçti. Andronikos ordusunu başka sefere çıkarmadı. Diplomasiye döndü fakat diplomatik baskılar da Osmanlı ilerlemesinin önünü alamadı.
Askeri faaliyetlerin gelişimi Andronikos’un Osman Bey’in ilerlemesinden çok batı ile ilgilendiğini gösterdi. 1303’te Andronikos meşhur komutan Roger de Flor önderliğindeki Katalanları kiraladı. Kışı Erdek’te geçirip, Türklerle ufak tefek çarpışmalara girdikten sonra 1304 yılı Nisan ayı başlarında güneye yürüdüler. Hızla ilerleyen Katalanlar, Frigya’da bir Germiyan ordusunu yenerek Efes ve Alaşehir’i kurtardılar. Ancak kısa bir süre sonra, kurtardıkları insanlardan düzenli vergiler yerine sınırsız haraçlar almaya kalkışması nedeniyle yerli Bizanslılarla yeni gelen efendileri arasında büyük bir sürtüşme çıktı. 1304-1305 sonbahar ve kış aylarında, imparatora yönelik bazı şikayetleri gidermek üzere deniz yoluyla güney sahillerine, Trakya’ya gittiler. Bir daha da dönmediler.
Bitinya’da kentlerin gücü azalırken, Bizans yönetimine olan destek ve Osman Bey’e gösterilen direnç de geriliyordu. Anadolu piskoposlarının kendi piskoposluk bölgeleri yerine başkentte kalmayı tercih ediyor olmaları bu durumun bir göstergesi idi. 1305’te Bitinya’daki şiddetli hububat kıtlığı ve rekoltenin düşük olması nedeniyle hükümet eyaletten vergi alamamıştı. Garnizonlar kontrolü kaybettikleri uzak bölgelerden ürün toplayamadıklarından açlığa katlanmak zorunda kalıyordu. Andronikos onları doyurmak için bütün büyük manastırların bulabildiği ürün fazlasına el koyarak doğuya gönderdi. Athanasios, Osman Bey’in bile hubuat konusunda tebasına karşı daha cömer olduğundan yakınıyordu. Bitinya kentleri yavaş yavaş düşüyordu. 1324’te Osman Bey’in ölümü ve Orhan Bey’in seçilmesi bir ferahlık getirmedi. Bursa, Ulubat ve 1331’de İznik düştü.
 Lindner buraya kadar bir çok Bitinyalı Bizanslı için Osmanlı’yı kabul etmenin, hatta buna gönüllü olmanın çekici gelmesine yol açan olaylara değinip; Bizanslıların Osmanlı aşiretine katılabileceğine ve bazılarının da gerçekten katıldığına işaret etti. Buradan sonra Bitinya’nın Osmanlı toprağına dönüşmesinin gerçek Osmanlılar, göçebe Türkler üzerindeki etkisine bakıyor. Bunu yaparken hane ekonomisi, askeri kaynak ve uygulamalar ile siyasal örgütlenmeler üzerinde duruyor.
Önce hayvancılık yönünden Osmanlı göçebe yaşamının Bitinyalılara nasıl yansıdığına bakıyor.  Bölge her yönde ürün yetiştirmek için elverişliydi. Tarım ürünlerinden sağlanabilecek potansiyel gelir daha istikrarlıydı ve hayvancı yaşam kadar tehlike içermiyordu. Yağma ve sürülerinden göçebeler iyi bir geçim sağlayabilirlerdi fakat toprak sahipleri ya da toprağı işletenler daha da çok kazanabilirlerdi. Osman Bey’in yaylak ile kışlakları arasındaki mesafe kısaydı ve hayvancılıktan değilse de yağmacılıktan elde edilen maddi zenginliğin artmasıyla, mevsim göçü rutinini sağlayabilmekle bu yolun kısalığı arasında bir bağlantı söz konusuydu, en azından mevsimlik sabit ve sürekli bir konaklama  imkanı gerekiyordu. Yukarı çıktıkları zaman örneğin Bilecik Tekfuruna koruması ve saklaması için emanet edilen  türden mallar çoğaldığında, sabit bir konak engelleyici olmaya başlayacaktı. Bu tür mevsimlik göçler, kırsal döngüselliğin devamını göçebe yaşamı pahasına gerektirmekteydi. Bu yerleşikliğe geçme aşamasıdır.
Bafeus at sırtında kazanıldı ama  Osman Bey’in de yerleşikliğe geçmesini engellemedi. Yenişehir’i kurdu ve askerlerinin bir bölümünü buraya yerleştirdi. Yenişehir pazarının kurulması Osmanlıların yerleşikliğe geçmesinde belirleyici bir adıma işaret etmekteydi. Yazara göre  bu gelişmlerin altında havyan yetiştiricisi Osmanlılar’ın kendi ekonomik çıkarlarını gözeterek, Bitinya’da mülk sahibi ve tarımcı olarak daha zengin ve güvenli bir yaşam sağlayacakları için yerleşik düzene geçtiklerinin kabulü yatmaktadır. Ağır Bizans piyadesi karşısında hareketli süvariye fazla ihtiyaç duymuyorlardı ve sermayelerini yanlarında taşımanın bir anlamı yoktu. Bunun yanında Bitinya’nın coğrafi yapısı Osmanlıların göçebe hayvancılığı ana ekonomik geçim yolu olarak görmekten vazgeçmesine neden olmuştur.
Böylelikle göçebiliğin ekonomik boyutu, hayvancılık, ilk Osmanlı aşiretinde bir etken olmaktan çıktı. Lindner  göçebeliğin askeri boyutunu  ve Osmanlı ordusunun okçu aşiretten yerleşik yaya asker kaynağına nasıl dönüştüğüne bakıyor. Göçebe savaşçılığı, hız,hareket, ani atak ve meydan savaşının belirsizliklerinden kaçınmak için okçu kullanmaya dayanır. Taktikleri, kaçar gibi görünmek, uzsaktan ok yağdırmak ve pusu kurmak suretiyle düşman yürüyüş düzenini karıştırıp, bozmaya dayanır. Ellerinde yeterli insan gücü olduğunda, ya da yerleşik halktan kuşatma savaşını becerebilecek insanları tuttuklarında, yerleşim bölgelerine, kentere, kalelere fetih seferleri düzenleyebiliyorlardı. Bitinya’da böyle insan kaynağı bulmak söz konusu değildi. Bu neden ilk dönem Osmanlı askeri tarihi, ekonomisine paralel olarak, askeri avantaj adına yerleşikleşme öyküsüdür.
Bitinya kentlerini ele geçirmek için uzun kuşatmalar ve sabırlı görüşmeler gerekliydi. Kuşatma ve ablukalar için asker toplamak ise yerleşik toplum olmayı gerektiriyordu ve çünkü göçebelerin taze otlaklar bulma zorunluluğu uzun süre küçük alanlarda sıkışıp kalmalarını engellemekteydi. Böylece ilk dönem Osmanlı kuşatma savaşçılığı, Osmanlı askeri bakış açısının yerleşikliğe yöneldiğini yansıtır. Osmanlı ordusunun yerleşikliğini Orhan Bey başlattı. Yaya asker sayısındaki büyümeyi hızlandırdı. Bunun  neden Palekanon savaşıdır. Orhan Bey’in kuvvetleri göçebe okçulardan oluşmuştu. Sonucu etkilemeyen bir dizi çarpışma olmuş, Bizanslılar Türklerin iki büyük saldırısını püskürtmeyi başarmıştı. İki ordu arasındaki savaşta eşitlik bozulmamış gibi görünse de Bizanslılar zafer kazanmış gibi kamplarına dönmeye başladılar. Ancak Bizans piyadesinin disiplinsiz bir şekilde dinlenmesi sırasında Türkler onları paniğe uğratmayı becerdiler ve sonucu belirsiz karşılaşmayı zafere çevirdiler. Orhan’a zaferi getiren doğrudan çarpışmanın kendisi değildi, savaşın sonrasıydı. Buradan bazı dersler çıkarttı. Daha büyük bir göçebe kuvveti Bizanslıalrın rahatlıkla üstesinden gelebilirdi ama süvarilerden, atlardan ve yedeklerinden oluşan büyük bir göçebe kuvveti sınırlı Bitinya kırlarında geliştirilemezdi. Ve Orhan Bey’in göçebeleri çarpışmada güçlerini kullanamıyor ise, bu askeri düzeni devam ettirmenin bir anlamı yoktu. Gerçekci mümkün ve akla uygun yaklaşım, pahalıya mal olan atlılar yerine yayalardan oluşan büyük bir ordunun kurulmasıydı.
Lindner bu kısımdan sonra göçebeliğin üçüncü yönüne, aşiret olarak adlandırılan siyasal biçimlenmeye yer veriyor. Osman Bey’in rolü aşireti tarafından seçilmiş önder olmasıdır. Aşiretin temsilcisi olarak altı aylık göçleri başarıyla örgütledi ve yönetti. Aşiretinin Bilecik ve İnegöl tekfur ve kaleleri gibi dış baskılara karşı mücadelesinde başarı kazanmasına yardımcı oldu. Göçebelerin avcılık ve yağma eylemlerindeki önderiydi. Başarılı bir önder olarak aşiretinin büyütmek ve refaha kavuşturmakla ilgilendi. Bununla birlikte, aşirete göçebe olmayanlar katıldığında, başarı kendi sorunlarını da beraberinde getirdi. Lindner burada Osman Bey, kendi göçebelerini, eski göçebeleri ve Bizanslı müttefiklerini nasıl örgütleyecekti ? sorusunu soruyordu. Bunun cevabı ise aşiret olacaktı. İlk dönem Osmanlı oluşumunu ifade eden Bitinya’nın aşiret deneyimi, Türklerin eski konar-göçer toplumlarının siyasal mirasından başka bir şey değildi. Aşiretçilik ya da beylik göçebeliğin siyasal boyutudur ve bu Osman Bey için de yandaşlarını örgütlemenin akla uygun yoluydu. Aşiret, Türk göçebeler ile yerleşik Bizanslılar gibi görünüşte farklı iki grubu bir araya toparlamakta yararlı bir bileşimdi. Aşiret ideolojisi söylemi akrabalık ilişkisine dayanır ama aşiret gerçeği ortak çıkar, yarar ve çalışmaylayla biçimlenmiştir. O halde aşiret yararlı bir siyasi kurumdur. Gerçekte akrabalık onu tanımlaya yeterli de gerekli de değildir
Yağmacılıkta, avcılıkta ve yaşamak için gerekli suyun, otlakların bulunmasında ve Bitinya’da  yönetiminde en fazla başarı kazanan lider kendi aşiretini oluşturabilir. Osman Bey’in başarısı da buydu. Aşirete üye olmak için aile,dil ve dinin önemi olmaması göçebeler kadar yerleşik Bizanslı Bitinyalılar için de uygundu. Kuşkusuz bir çok Rum yeni yöneticilerinden ve yöntemlerinden memnun değildi. Din  uyumunun getireceği yararları düşünerek İslam’a kucak açanların bir bölümü tekrar eski dinlerine döndü. Diğerleri Müslüman olarak kaldı. Ortak siyasal çıkarlar adına Osman Bey’in yönetiminde birleşen insanlar için, soy , din, meslek ikinci planda kalıyordu.
Osman Bey’in aşiret lideri olarak ilk başarısı aşiretinin birkaç güçlü ve ortak çıkarını korumaktaki becerisi idi: otlak,av ve güvenlik. Osmanlı liderler göçebe yöntemleri ile son bağlarını da kopardıkça, göçebelik gereksinimleri de artık onları yönlendirmedi ve gerçekte onları ilgilendirmedi de. Şimdi yeni muhatapları, yeni umutları vardı ve farklılıklar ortaya çıktığında, artık zarar gören ve bey için fazla anlam ifade etmeyen göçebenin çıkarlarıydı. Böyle bir bürokratik girişim için gerekli yerleşik kurumlar ve ideoloji, Müslüman okullarındaki hocaların elinde hazırdı.
Osmanlıların, Orhan Bey’in yönetiminin olgunluğa ulaştığı dönemde ortaya çıktığını hissettiği bir başka yönetimsel dönüşüm göstergesi daha var. Aşıkpaşazade hikayelerinin çoğunun sonunda, duygularını kısa bir şiirle özetler. Savaşçıların fethi, ancak daha topraklar deftere kaydedildikten sonra tamamlanmıştır. Yani, sonradan değerlendirenler için yönetim, Orhan bey yönetimin temel taşıydı; oysa göçebelerin sekreteri yoktur
            Osman Bey, yanındaki göçebelerden bir aşiret, yani Osmanlıalrı kurdu. Bu aşiret oluşumunu destekleyen siyasi program olan düzenli yağmacılık, sınırlı otlak ve insan gücüne sahip Bitin göçebelerine taşıyabileceklerinden fazla yük getiriyordu.  Orhan bey de, Osman Bey de bu nedenle aşireti ve girişimi başkalarına da , özellikle diğer Türklerin rekabetinden ve Bizans şiddetinden perişan olmuş eski-çiftçi ve eski-göçebelere de açtılar. Aşiret bu yeni katılımlarla büyüdü ama artık bir göçebe aşireti değildi. Başarılar doğrdudan aşiretin yapısını değişime zorladı. Birliğe gönüllü katılımlar, Balkan seferleri için gerekli desteği sağlayacak ve askeri toplayacak ölçüde yeterli olmuyordu. Osman ve Orhan beylerin halefleri, göçebe iktidar ve yaptırımlarından tamamen soyutlandılar. Onlar artık aşiret reisleri değillerdi. Onlar hem göçebe hem de yerleşik tebanın hükümdarı idiler. Göçebeler, seçilmiş beyden yabancılaşmış hükümdara doğru gerçekleşen dönüşümü benimsemediler. Osmanlılar çok geçmeden göçebelere de köyülülere uygulanandan farksız kayıt işlemleri ve vergi getirererk onlara teba statüsünü dayatma yöneldiler. Gelecek bölümler bu süreci ele alıyor.
            Bu bölümün konusu, kısaca, Osmanlı oluşumunun yerleşik düzene geçiş öyküsü idi. Şimdi de Lindner Osmanlı Kanunları ve göçebe geleneği adlı  2.bölüme geçiş yapmakta.
            Osman Bey’in aşiret boyutu kendisinden sonra çok uzun ömürlü olmadı. Daha Orhan Bey’in ilk yıllarında, ordunun bileşimindeki değişiklik, kent mimarisinin yaygınlaştırılıp, kollanması ve ilk Osmanlı sikkesinin basılması gibi gelişmelere, alicenap ve yakın bir beyin uzaktaki bir sultana doğru dönüşüm sürecini anlatıyordu. Bu geri döndürülemez bir süreçti. 14.yüzyıl hükümdarları 1.Murad ve 1.Beyazid bu süreci hızlandırdı. Nüfus ve arazi yazımlarının başlaması tüm Osmanlı tebasının yerleşmesi, yerlernin kolaylıkla tespit edilmesi ve böylelikle de kolayca vergilendirebilmelerine verilen önemi ortaya koyarken, Yeniçeri ordusunun kurulması ve devşirme uygulamasının başlatılması, orduda göçebe gereksiniminin azaldığına işaret ediyordu. 15. Yüzyıla gelindiğinde Osmanlı yönetimi, bu oluşumda yer alanları, sayısal çokluk ve iktidar açılarından eşit olmayan iki kampa, yönetenler ve tebaya bölünmüş olarak görüyordu. Yönetim Küçük Asya göçebelerine teba hatta köylü muamelesi yapmaya karar vermişti. İlerde göçebelere boyun eğdirmeyi planladıklarından onları ngeçmişteki katkılarını dikkate almak düşünülmüyordu.
            Mevcut düzenlemeler göçebeleri ilgilendiren vergileri, para cezalarını ve diğer yaptırımları anlatıyor. Metinler ayrıca göçebelerden elde edilen gelirlerin nasıl arttırıldığı, onların yerleşik topluma nasıl ayak uydurdukları ve bu topluma karşı tecavüzlerinin nasıl cezalandırıldığı yönündeki Osmanlı bürokratik hedefi ve kararlılığının da ana hatlarını çiziyor. Osmanlı mali düzenlemeleri, bir istikrar toplumunun tanımlanması sürecindeki yönetimi ve kemikleşmiş yapılarını inatla korumaya çalışan grupların bürokratik baskılarla nasıl öngörülen noktaya çekildiklerini ortaya çıkarıyor.
            Osmanlı düzenlemeleri öncelikle göçebelerin tespit, tasnif ve sultanın diğer tebasından ayrı tutulması işlevini görüyor. Göçebeler kanunlarda yürük ismiyle tanınır. Göçebeler yerleşik çiftçiye karşıt bir konuma yerleştirildiler. Göçebe aşiretlerinin iç yönetimi de Osmanlı bürokrasisinin deneyimlerine ve beklentilerine uymuyordu . Kendi ağaları kendi subaşılarıdır. Yürüklerden biri bir suç işlerse, kadılar suçu tespit edip cezasını vermeyi kendi Yörük subaşılarına bırakırlar. Aşiret reisi yönetim adına ceza veren konumda olmasına karşın, aşiret üyelerinin gözünde, reis tek gerçek iktidar sahibiydi ve reis onların sadakat gösterecekleri tek kişiydi. Yönetim kendi adına böyle imparatorluk içinde imparatorluk kalmasının kabul edilebilir olmadığı sonucuna vardı.
            Sabit bir yerleri olmadığından yalnızca konup göçtükleri için bulunamıyorlardı. Bu durum onları idare etmekte güçlükler çıkarıyordu. Göçebeler liderlerinin aynı zamanda aşiretin kolluk gücü olarak görev yapmaları nedeniyle merkezi yönetimin kendi üstlerinde bir hakkı olmadığını da iddia edebilirlerdi. Osmanlı kanunları, yönetim güçlüğü çıkardığı için göçebeliğin hareket ve bağımsızlık boyutları üzerinde yoğunlaştı. Osmanlının göçebe tanımı, onların siyasi potansiyelleri ve askeri tehdit unsuru olmaları üzerinde netleşti. Osmanlılar her şeye rağmen yerleşik düzenin sorunu çözeceğine inanıyordu. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kayseri göçebeleri yerleştirildi ve ürün ve topraktan alınan yeni vergilen konuldu. Göçebe geleneğini izleyen ilk Osmanlılar insan gücünü vergiye bağladılar. Birisi sefere çağırıldığında diğer üçü onun yamağı olacak, kalan 20 kişi de asker göçebenin masraflarını karşılayacak ve yokluğunda yükümlülüklerini üstlenecek şekilde, göçebe grupları zorunlu olarak 24 kişilik birliklere bölündü. Osmanlılar barut dönemine girince atlı göçebeler askeri açıdan çağdışı kaldı. Ancak, yeni tür savaşın finanse edilmesinde göçebe kaynakları sonuna kadar kullanıldı. Böylece göçebe, yasal olarak asker konumunda tutulsa da, ocak sisteminin para kaynağı olarak değerlendirilmesi, asker alımının önüne geçti.
            Çok daha önemli bir yaptırım da resm-i ganem denilen, koyunlar üzerinden alınan vergiydi . Osmanlı bu ödemeyi akçe üzerinden paraya çevirdi. Fatih’in ilk dönemlerinde üç koyuna karşılık bir akçe olan vergi oranı onun sonraki dönemlerinde arttırılarak iki koyuna karşılık bir akçeye çıktı. Göçebelere uygulanan koyun vergisinin birçok özelliği, göçebelerin vergilendirilmesine birincil özellik olan göçebe sürüsünün refahının Osmanlı için fazla anlamı olmadığını göstermektedir. Osmanlılar, sürücüye konan vergilerin, sürüye ve göçebenin yaşamına yıkım getirecek ve göçebeleri isyana yada yerleşime zorlayacak sınıra aldırış etmediler. Örneğin Moğollar 1000 koyun altındaki sayıyı sürü saymaz ve vergilendirmeye tabi tutmazdı. Göçebeleri denetim altında tutmaya hatta yoksulluğa sürüklenerek yerleşmelerine yönelik ilk adım, bütün göçebelerden, sürülerinin yetersizliğine bakılmaksızın asgari bir vergi ödemesi istenmesiydi. Bu uygulamada bir göçebenin sürüsü 24 koyunun altına düşse bile yürük, kara adını alıyor ve resmi karar vergisine muhatap oluyordu. Artık koyun sayısının 24, daha  az ya da hiç olmasının anlamı kalmıyordu. Koyun vergisinin 15.yüzyıldaki gelişiminde, göçebe refahını hedef alan bir boyutu daha vardı. İki hayvana karşılık bir akçe uygulaması sabit kalırken vergi toplama zamanı değişti. Vergi miktarı ve toplama zamanının değişmesi gelirleri vergi oranları değişmiş gibi etkiledi. Fatih Sultan Mehmed’in saltanatının bir dönemine kadar vergiler yazın ya da daha çok sonbahara doğru toplanırdı. Eski düzenlemeye göre vergi tarihi ve toplanması koyunların kırılma zamanı yapılırdı. Erken vergi toplamaya yönelik sonraki iki uygulamada kuzuların kesildiği ya da satıldığı zaman vergilendirileceği belirtildi. Yine değişen Kanunlar kuzuların da koyun olarak sayılacağını vurguluyor. Böylelikle sayım sürülerin yaylağa çıkarken kayıp vermelerinden önceki, sayısal olarak en çok olduğu zamanda yapılmış oluyordu. O halde bu değişiklik göçebelerden efn fazla gelir elde etme arzusunu yansıtıyordu.
            Özetle koyun vergisi hayvancı göçebelerin gelir ve sermayelerine konulan büyük bir Osmanlı yükümlülüğüdür. Göçebe gerçeğini göz ardı ederek yönetim çıkarlarına uydurulan vergi oranları ve toplama programı, mantığı ve etkileriyle küskün talihli Anadolu kır insanlarının göçebe geleceğini iyice mahkum etmiştir. Kötü hava koşulları ya da salgın daha büyük sürüleri bile telef edebileceğinden, her göçebe bu verginin yerleşime dönük etkisini hissedebilirdi.
            İlkbaharda koyunlar için alınan baş vergisine ek olarak bir de ağıl vergisi konuldu. Bu resm-i ağıl koyunların otlaklara yayılıp dağılmadığı, küçük bir alanda toplandığı çiftleşme mevsiminde, sonbaharda belirleniyordu. Verginin oranı vilayetlere ve zamana göre farklılık göstermekteydi. Fatih Sultan Mehmed’in sonraki kanununda oran, koyun ağılı başına iki akçe iken, 1.Selim’in kanununda belirtildiği gibi 3 akçeye çıktı. Verginin toplam yükü, yılda bir kez alındığından küçük olsa da , doğudaki marjinal sürüler için oldukça yüksekti ve yüzde onluk oranı sürünün azalmasına ve göçebelerin yerleşime zorlanmasına neden oluşturuyordu. Bu vergi de göçebelere göre düzenlenmemişti. Ağıl vergisini tanımlayan kanunnameler de Osmanlı topraklarında göçebelere uygulanan toplam verginin, özellikle koyun vergisinde gördüğümüz gibi, sermaye yetersizliği çeken göçebeler için yük olabileceğini göstermektedir.
            Göçebelerden mali olarak talep edilenler yalnızca koyunlar ve ağılları üzerinden alınan bu iki yıllık vergiden ibaret değildi. Daima tekrarlanan cezalar da vardı. Osmanlı göçebelerden, geleneklere uygun olarak kışlak ya da yaylaklarına göre vergi almıyordu. Ama Osmanlı yönetimi, göçebelerden, sürüleri gelenekselleşmiş ya da kararlaştırılmış otlak güzergahlarından gidişte ve dönüşte ayrıldığı zaman ceza alıyordu ve göçebgeler herhangi bir nedenle daha iyi yaylak ya da kışlaklar aradıklarında ceza tekrarlanıyordu. Bu cezalar arasında resm-i yaylak, resm-i kışlak, resm-i otlak ve muhtemelen resm-i duhan vardı. Bu cezalarından amaçlanan açıktı. Her zamanki yaylak ve kışlaklarına gidiş dönüş sırasındaki zorlu yürüyüşlerinde, sürülerine en iyi otlak bulma arayışı içinde olan göçebelerin güzergahı, değişen hava koşullarından sık sık etkileniyordu. Sürülerin harını gözetmeden alınan bu cezalarla göçebeler belli güzergahların içinde hareket etmeye yöneltilerek, yönetimin onların yerlerini bilmelerini kolaylaştırmak işine geliyordu. Tek cezanın mali boyutu da çok önemli değildi, ancak, hava koşullarının getirdiği zorunluluk nedeniyle aynı yıl içinde birkaç kez güzergah dışına çıkılması, otlak bulmak için uzun yollar kat etmekten ve otlakların kıtlığından dolayı zaten güçsüzleşmiş sürüleri son derece olumsuz etkiliyordu. Göçebeleri kolayca el altında tutulacakları değişmez ve önceden bilinen güzergahlara yönlendirmek, onları yerleşikliğe zorlama sürecinde atılan önemli bir adımdı. Özetle bu ceza göçebelerin yollarından sapmak zorunda kaldıklarında, sürülerin ekili alanlardaki genç fideleri tüketmesini engellemek için süratle belirlenen güzergahlarına dönmelerini sağlayan bir yaptırım oluyordu.
            Böylece bu tarz uygulamalar Osmanlıların göçebelere yönelik düzenlemelerini oluşturmuş oldu. Osmanlının, uysal çiftçilerin öngörülebilir, düzenli gelirleriyle gerçekleştirilecek yerleşiklik rüyasında, kır göçebelerine yer yoktu. Göçebeler tatlı suya ve iyi otlaklara ulaşma olanaklarını arttırmak için küçük çaplı hava değişikliklerini izlediler; bunun sonucu olarak da sürekli hareket halinde oldular. Bu hareketlilik bağımsızlığı ve arkasından Osmanlı merkezi yönetimine karşı muhalefet potansiyelini geliştirdi. Bu iki etken, bağımsızlık ve hareketlilik, göçebeleri Osmanlının kontrol altında tutmak istediği bir tehdit haline getirdi. Osmanlı mali düzenlemeleri bu amacın gerçekleşmesinde büyük rol oynadı.
            Osmanlı yönetiminin göçebeleri vergilendirmekte izlediği yol, göçebelerin geleneksel olarak kendi aralarındaki uygulamalarının çok ötesindeydi. Osmanlı vergilendirmesi kırsal yaşamın değil, yönetimin gereksinimlerini karşılamaya yönelik düzenli ve sürekli bir uygulamaydı. Vergi oranları göçebelerin ödeme gücü göz önüne alınmaksızın tespit ediliyor ve bu oranlar, bağımsız kır insanlarını göçebe ekonomisinin gerektirdiği asgari sürü büyüklüğünün çok üzerinde hayvan beslemeye zorluyordu. Koyun vergisi marjinal sermayeli göçebeleri kırsal dünyadan koparak yerleşik düzene girmeye mecbur etti. Cezalar, göçebelerin alıştıkları otlak güzergahı boyunca karşılaştıkları düzensiz yağmurların etkilerinden kaçmalarına engel oldu. Yazın ya da kışın yeni bir otlak bulma gereksinimi duyduklarında otlak ve duhan uygulamaları ile cezalandırıldılar. Bu cezalar, marjinal göçebeleri belirtilmiş iki otlağın içinde ve göç yollarında ne zaman geleceği belli olmayan sağanak yağmurların şiddetine terk etti. Osmanlı vergi politikasının amacı, göçebeleri yerleşime zorlamak, ya da en azından bilinen bir güzergahta tutmak ve sayılarını en aza indirmekti.
            Yoksul göçebe daima korumak zorunda olduğu sürüsünü elinde tutabilmek için olağanüstü önlemlere zorlanıyordu. Stoklarını sağlıklı tutabilmek ve daha iyi geçinebilmek için, sık sık güzergahını değiştirmek ve o yıl yeterli yağmur alamayan otlağını değiştirmek ve en iyi otlağı bulmak zorunda kalıyordu. O zaman sürekli tekrarlanan cezalarla karşılaşıyordu ve sürekli hareket halinde olmazsa, bu cezaların toplam etkisi onu fakir düşürmeye yetiyordu. Koyun vergisi ve ceza uygulamalarının baskısı altındaki yoksul göçebenin sonuç olarak iki seçeneği kalmıştı, yerleşim ya da isyan. Osmanlı göçebeden yerleşik hayata geçmesini ve göçebelikten kurtulmasını bekledi. Göreceğimiz gibi bazı göçebeler başka yerlerde daha çekici politikalar ve daha yeşil otlaklar aradılar.
            Dahası, göçebelerden alınan vergi durumu iyi olanlar için acil bir tehdit unsuru oluşturmadığından, verginin uygulanması kadar miktarı da onarlın bakış açılarını etkiledi. Vergi gelirleri göçebelerin yararına değil, yerleşik tımarlı sipahilere, vilayet yöneticilerini ve şehzade haslarına kullanıldı. Askeri faaliyetlere katılan göçebeler kendilerini küçültücü işlerin içinde buldu. Şah İsmail’i çekici kılan nedenlerden biri de , ordusunda göçebe askeri birliklerine ve divanında göçebe liderlerine en ön sırada yer vermesiydi. Osmanlı vergi düzeni güçlü ve refah içindeki göçebeleri yerleşikliğe zorlamayabilirdi, ama onları çatışmaya itiyordu.
            Bu kısımdan sonra kitabın 3. Bölümü olan ‘’ Axylon’un At Çekenleri ‘’ adlı bölüme geçiyoruz. Osmanlılar ihtişamlı vekayinamelerde göçebe geçmişleriyle  övündüler ve günlük kararnamelerde göçebelerin geleceğini belirlediler. Osmanlı vergi politikasının etkilerinin ve göçebe gelirlerinin başka amaçlarla kullanılmasının aşiret üyelerini hoşnut etmesi beklenemezdi. Yöneticiler açısından göçebeler tebaydı ya da yakında öyle olacaklardı. Diğer tebanın tahrir defterlerine kaydedildiği gibi göçebelerin de sayım ve vergi amacıyla bu defterlere kaydı söz konusu idi. Küçük Asya’ya ilişkin vilayet defterlerinin büyük bölümü göçebeleri tanımlayan kayıtlar içeriyor. Bir tür defterde göçebeler, köy, kent ve kent çevresi bölge tanımlamaları arasında ayrı olarak görülüyor.
            Lindner Karaman’daki aşiretler arasında en büyüğü olan At Çeken aşiretini Hatipoğlu olarak bilinen Haydar ibn Nasuh ve katibi Ali’nin eseri olan, 1500-1501 defterindeki kayıtlardan inceliyor.  At çekenler göçebe hayvancılar oldukları için haritada adlarını rastlanacak ne köy ne de sabit konaklama yerleri yoktu. Ancak otlaklara ve göç güzergahlarına sahiplerdi. Haritada geçtikleri yolları ve otlakları işaretleyip birleştirince ortaya çıkan şekil dambıla benziyor. Güzergah ve otlaklar havaya ve siyasal koşuşlarla göre değerlendirilebilirdi, aşiret sadece sürü ile oba kurduğu otlak ve su kaynağında hak iddia ediyordu. Yaylakları Axylon’daki birçok sönmüş volkanik dağın yamaçlarında olabilirken, kışlakları bu dağların etekleri etrafına yayılmış olabilir.
            Bu geçişten sonra tekrar hatırlatalım, Lindner’in amacı At çekenleri Osmanlı defterlerinin merceğinden görmektir. Bu nedenle, göçebe tarihini araştırma yöntemi açısından, defterlerin sağladığı veriler ve bunların yorumlanması üzerinde yoğunlaşılacaktır. Ancak defterler At Çekenlerin tam bir kronolojisini vermezler. Doğru bakış açısına yerleştirebilmek için onların nereden geldiklerine bakmak gerekmektedir ve bunun için de Lindner’in değerlendirme yapmasını sağlayacak başka bazı metinler bulunmaktadır. Örneğin Şikari’ye atfedilen  kronik popüler bir kroniktir. Şikari’ye göre 1275’te Mehmed ibn Karaman Selçuklu tahtında hak iddia eden Cimri’yi başa geçirince o da Konya ve Adana arasındaki açık bölgeyi ikiye böldü ve yarısına Turgud Bey’i yarısına Bayburd Bey’i atadı. Böylelikle bu bölgeler 16.Yüzyılda  bu adlarla bilindiler. Turgud ili ve güneybatıda Bayburd İli adlarını aldılar.
            Karaman Beyliği içerisinde At çekenler önemli bir yer tutuyor. Şikari’de sözü geçen bazı Karaman beyleri At Çeken gruplarının adını taşıyor. I. Murad’a karşı savaşan Karaman ordusunda, Turgud, Samagar ve Bayburd grupları vardı. 1466’da Fatih Sultan Mehmed emirliği Osmanlı topraklarına kattı. Sefer sırasında veziriazam Mahmud Paşa, yandaşları Bulgar Dağı’na kaçıp Toros kayalıkları arasında gizlenen Turgud’u pes ettirmeye çalışıyordu.
            Osmanlılar yüzyılın kalan bölümünü fethettikleri yerleri bir düzene sokmaya çalışmakla geçirdi. At Çekenler bu dönemde sık sık ayaklandılar. 1481’de Fatih’in ölümünden sonra oğulları 2.Beyazid ve Cem Sultan arasında taht için kavga başladı.Cem sultan Karaman’da valilik yapmıştı ve Yenişehir’de Bayezi d ile çarpışırken, Kasım Beyle birlikte Varsak, Turgud, Bayburd ve Kosun göçebeleri de onu destekledi. Bayezid, Cem Sultan’ı yenilgiye uğratınca Kasım Bey antik İsauria’ya Taş ili’ne kaçtı. Kasım Bey’in ölümüyle aşiretteki huzursuzluk dinmedi. Turgud beylerinden Mahmud, Turgud ve Varsak’tan bir ordu toparladı ancak o da Karagöz Paşa önünde bozguna uğradı. 1500 yılı yazında gelen sonraki isyan, Hatipoğlu’nun defterini tamamlamasından az önce başladı. Aslında, göçebe ayaklanmasında Hatipoğlu ve katibi Ali’nin de rolü olması mümkündür Lindner’e göre. 3. Bayezid Koron ve Modun’un fethi için Mora’da idi. Vergi oranlarından bunalan bazı askerleriyle Turgud ve Varsak beyleri çocukluğunu İran’da geçiren Karaman’ın varisi Mustafa adıan isyan çıkardı. Mustafa Bey ve göçebeler Larende’ye saldırdı, her tarafı yağmaladı ve kaleyi kuşattı. Osmanlı kuvvetleri toplanarak kışatmayı kaldırdı. Mart gelince Bayezid huzursuzluğu gidermek için Vezir Mesih Paşa’yı görevlendirdi. Orada bir askeri birlik bırakıp, kılık değiştirerek Tarsus ve Halep’e kaçan Mustafa Bey’i bulmak için dağlara yöneldi. Varsak ve Turgud beyleri barışı kabul etmek zorunda kaldı. Bu Karaman adına çıkan son isyandı.
            Hatipoğlu ve Ali’nin bu kadar gaile içinde devam ettikleri çalışmalarının çoğu günümüze kadar geldi. Bölgeye göre nüfus ve mülklerin listesini çıkararak mufassal bir defter hazırladılar. Buradan At Çekenlerin uymaları beklenilen yasal düzenlemeye ilişkin bilgi edinebiliyoruz. At Çeken düzenlemeriyle ilgili herhangi bir tartışmada, uygulamaların kanundakinden daha acımasız olduğunu baştan kabul etmek gerekmektedir. Aslında Osmanlı devlet görevlileri, vergi mültezimleri ve elbetteki At Çekenlerin kendileri, imparatorluk yaptırımlarından uzak durmaya çalıştı. Genellikle bu düzenlemelerde vergi üzerinde yoğunlaşılmıştır.
            At çekenler, göçebe olduklarından ve toprak işlemeyip at yetiştirdikleri için, toprak vergisi, üretim vergisi ve olağandışı vergilerden muaftırlar. Koyun vergisi, rüsum ve cerime ve at vergisi öderlerdi. Bu at vergisi At Çekenlere özeldir ve 12 haneden oluşan birimi temsil eden at başından yıllık olarak tarh edilen vergiydi. Beyazid döneminde her at başının ödediği at vergisi 300 ya da 360 akçe idi.
            1544’ten sonra Ebu’l Fazıl At Çekenlerin konumunu incelemeye başladığında değişik bir durumla karşılaştı. Onun zamanına gelinceye değil At Çekenlerin çoğu yerleşmiş ve toprağı işlemeye başlamışlardı. Osmanlı maliye yetkilileri bu özel durumu ortadan kaldırarak, At Çekenleri toprak ve üretim vergileri ödeyen yerleşik teba gibi kaydettiler ve kayıt memurlarına göre bu vergiler ilave binlerce akçe tutacaktı. Varlıklı At Çeken şefleri ise teba olmadıklarını ve eski konumlarının devam etmesi gerektiğini ileri sürdüler. Uzlaşma amacıyla at vergisini 12 hane için 700 akçeye çıkarmayı önerdiler. Rüstem Paşa buraya geldi ve taht kavgasının içinde olduklarından uzlaşmayı kabul etti . Ebu’l Fazıl’ın naklettiği yeni kanun temel koşullarıyla At Çekenleri yerleşik çiftçi vergilerinden muaf tutuyor görünse de, kanuna eklenen yeni bölümlerle, vergi toplayıcılarının istedikleri öşür ve toprak vergilerinin toplanmamasına zemin hazırlandı. Örneğin, kimi topraklar diğerlerinden verimli olduğundan, at vergisine ialve bir miktar eklenmesinin yolu açıldı ve bu vergi tarımsal üretime dayandırıldı.
            Defterler At Çekenlerin yerleşikliğe geçme öyküsünü kanunlardan daha ayrıntılı bir şekilde veriyor ve bu öykünün 16.YY başlarında başladığını gösteriyor.  Daha ilginç ve şaşırtıcı olanı defterlerde atların mevcut olmamasıdır. Gelir kayıtları dökümlerinin çoğu at vergisi yekunları başlığı altında toplanmış olsa da görünürde at bulunmamaktadır. Tahmini yerinde yapılan at vergisi, at başı birimlerinin sayılarak bu toplamın geçerli vergi ile çarpılmasıya belirlenmiyordu. At vergisi her zaman diğer vergilerin toplamı oluyordu. : koyun vergisi, ceza ve harçlar ve tesadüfi toprak vergileri. At çekenlerin 16. Yüzyılda yerleşmeleri ve yerleşik vergi muhatabı olduktan birkaç kuşak sonraki yoksullukları, onların saklanamadıkalrını, fazla hareketli olmadıklarını ve dolayısıyla, 16.yüzyıl boyunca At  Çeken nitelemesinin bir betimlemeden ziyade ironi ifade ettiğini göstermektedir.
            Yine kısaca defter kaydının anlamından bahsedersek. Kayıtlar aşiretlere göre oluşturmuş grupların listesi ve tanımlanmasıdır. Defterde aşiret erkeklerinin adların hemen altında iki toplam yer almaktadır. Bunların ilki olan nefer, yukarıda yazılı adların toplamını veriyor. İkinci toplam olan hanede ise tamamiyle göçebe bir çevrede aslında çadır ve ailelerden oluşan hane halkı reisleri sayısı yer alıyor. Defterlerde kadınalr ve çocuklardan da bahsedilmiyor. Nüfus sayımlarından sonra vergi hasılatı ya da at vergisi hasılatı başlığı altında vergi özetleri görülüyor. Ekim-dışı grupların vergileri, harç ve cezaları da içine alan bad-ı hava ve koyun vergisinin toplamı olarak ortaya çıkıyor. Bu arada At çeken sürülerinde çoğunlukla yağlı kuyruklu Karaman cinsi koyunlar bulunuyordu. Bu cins, Ankara keçisi gibi kaliteli yün vermiyordu ancak bu yünden, ucuz,kaba fakat sıcak tutan giysiler ve halı da yapılabiliyordu. Vergi listelerinden sonra, her girişin tamamlanması için, önceden geleneksel olarak bu gruba ait olan veya tahsis edilmiş olan mezraların listesi yer alıyor.
            Dağınık bilgilerle At Çekenlerin tarihini yeniden işleyip kurgulayabiliriz. At Çekenler önceleri geçimlerini büyük ihtimalle Moğollara at vererek sağlıyorlardı. Turgud ve Bayburd, Moğolların Samagar koluna at sağlayan üçüncü birimle birlikte At Çekenleri oluşturdu. Bu üçüncü grup 15. Yüzyıl başlarında atların çoğunu alarak ayrılıp Timur’un peşinden doğuya gitti. Ayrılan bu grup  Eski İl olarak anılmaktaydı.  Osmanlılar Karaman’ı alınca, bazı grup üyeleri özel bir örgütlenme içinde yeni düzenle işbirliğine girerken, Turgud’un diğer göçebeleri, ısrarla direnerek, iki kuşağı aşkın sürecek bir mücadelenin içine girdiler.

            Özetle At Çekenlerin tarihi de böyle gelişti. Osmanlı defterleri onarlın adamlarını, hayvanlarını, otlaklarını, yerleşimlerini ve mali yükümlülüklerini sıraladı. Defterler onların hayvancılıklarının çöküşünü ve çiftçi toplumu olarak nasıl yerleşikliğe geçtiklerini izlemememizi sağlıyor. Onların otlaklarına,bir anlamda, imparatorluk kanunları ya da vekayiname bilgilerinden çok daha yakınlaştık ve günümüz etnograflarının yapabildiğinden daha uzun bir süreçte onları inceledik. Etnografların yanıtlayabileceği birçok soruyu cevapsız kalmış olsa da, uzun yılları kapsayan daha sınırlı verileri derleme avantajı elde etmiş olduk. Böylece erken Osmanlı yerleşiminin ve sonraki Osmanlı düzenlemelerinin etkisi, Anadolu bozkır tarihi örneğinde önümüze serildi. Son olarak Lindner’in dediği gibi ‘’ Kalem Attan Üstündür’’